Her canlı gibi 3 temel ihtiyacımızın peşinden düştük biz yola. Temiz içme suyu, sağlıklı gıda ve nefes alan sağlıklı bir yuva.

Doğup büyüdüğümüz metropolde, içme suyu plastik şişenin içinde, gıdalar genetikleriyle oynanmış bir halde plastik poşetlerde, yuva diyemeyeceğimiz evler ise alt alta üst üste dört duvar arası nefes almayan sağlıksız betonarmelerdi. Ve bunların her birine çok büyük maddi ve manevi maliyetlerle ulaşılabilmekteydi. Tüm bunlara ahlaki değerlerden sıyrılmış bir şekilde ulaştığınızda ise kaybettiğiniz sağlığınız oluyordu genelde. Bizlere dayatılan tek tipçi yaşam tarzını sorgulayarak başladık nefes almaya ve zihnimiz açıldı. Açılan zihnimiz bize yaşadığımız Anadolu topraklarının zengin kültürel çeşitliliğini ve bereketli topraklarını düşündürdü. Bu düşünceyle düştük biz yola. Bizlere dayatılan tektipçi sanal dünyadan, o yalan dünyanın gereksinimlerini karşılamak adına yok edilen bereketli topraklarla zengin kültürümüze doğru yol aldık adım adım yürüyerek.

Aylarca süren bu yürüyüşümüzde Alakır Vadisi’nin Kuzca Köyü’nde karşılaştık Alakır Nehri’yle Sinit değirmeninin önünde. Erzak ihtiyacımızı gidermek için un sorduk değirmenci Hamide teyzeye. Laf lafı açtı ‘hayırdır’ dedi Hamide teyze. ‘Sırtınızda onca yük. Nereden gelir, nereye gidersiniz böyle?’. Ona toprakta yaşama niyetimizden ve onun arayışında olduğumuzdan bahsedince aldık yolumuzun son buluşunun cevabını; ‘ulan her yer toprak ya!’ ve ekledi ‘yapabilecek misiniz asıl o önemli’.. Biz de onun rızasıyla çadırımızı kurup yerleştik onun eteklerine, sığındık bilgeliğine. Hayatında hiç toprağa elini sürmemiş, buğday, domates gibi yiyip içtiği hiçbirşeyin bitkisini görmemiş, hiçbir hayvanı tanımayan bu ‘şeherlilere’ öğretmen oldu Hamide teyze. Birçok insanın şüpheyle yaklaştığı bizlere karşı kendinden emin cesareti ve mertliğiyle. Ve bizlere öğrettikleriyle, sadece kalben sevgi beslediğimiz doğaya, akıl, bilgi ve deneyim ekleyerek aşık olmamızı sağladı. Sabanla koşarak buğday ektik. Orakla biçip, katırla ezip harman ettiğimizi savurduk rüzgara. Taştan ve topraktan yaptığımız fırında pişirdik ekmeğimizi ve o zaman gerçekten anladık bir dilim ekmeğin tadındaki nimeti, şifayı ve bereketi.

Çalıdan çamurdan evimizi kurduk. Yazlık kışlık sebze bahçemizi oluşturduk. Meyve ağaçları diktik. Kirmenle ip eğirmeyi, ipten çul dokumayı öğrendik. Pekmez sıktık, tarhana kuruttuk, konserve yaptık, kışlıklarımızı hazırlamayı ve saklamayı öğrendik. Çamurdan bir buzdolabı, çalıdan çamurdan bir ambar yaptık. Güneşi, ayı, yıldızları, rüzgarı, yağmuru öğrendik. Hastalanınca, yaralanınca hangi ot şifa verir, külde çamaşır nasıl yıkanır, sabun, dişmacunu, krem, yağ nasıl yapılır, yağmurun yağacağı nasıl belli olur, ne ne zaman ekilir, ne zaman biçilir, nasıl saklanır ve nasıl pişirilip yenir, keçiden süt nasıl sağılır, peynir, yoğurt, tereyağı nasıl yapılır, tavuk gurklayınca ne yapılır… Kısacası bunlar gibi, yaşamımızı sağlıklı huzurlu ve bağımsız bir şekilde sürdürebilmemiz için gerekli sayısız şeyleri yaşayarak ve uygulayarak öğrendik. Doğa ananın, çocuklarına ihtiyaç duyduklarından da fazlasını karşılıksız olarak şifa olsun diye tüm bereketiyle sunduğunu gördük. Daha ne ister ki yaşamdan bir can. İşte bunun farkındalığına her an şükrettik.

Elektriksiz bir yaşamın aydınlığında senelerdir yaşarken, elektrik üretme bahanesiyle, ellerinde ve altlarında yıkıcı savaş makineleriyle bir gün çıka geldi, vadinin tüm canlılarının en temel yaşam kaynağı olan nehri karanlık borulara hapsetmek isteyen yaşam ve su hırsızları. ‘Su bizimdir, alacağız’ dediler. Milyonlarca yıldır akan, onlarca medeniyeti beslemiş ve ezelden beri barış içinde tüm canlıların ortak kulladığı bir derenin birisine ait olması inanılır gibi değildi. Geride bıraktığımız sevgisiz, saygısız, düşüncesiz, ahlaksız, inançsız, kendini zeki zanneden cahillerin oluşturduğu, sadece tüketime dayalı televizyon kafalı şehir toplumu ve idarecileri ‘su boşa akıyor’ diyecek ve onu borulara hapsederek tüm canlıların ortak rızkını çalmak isteyecek kadar imansızlaşmış, ahlaksızlaşmış, cahilleşmiş ve körleşmişti demek.

Ve bizler artık zengin Anadolu kültürünü vareden bereketli toprakların yaşam pınarlarına gözünü dikmiş şirketlere ve idarecilere karşı canımızı ortaya koyarak bir yaşam mücadelesi başlatmış bulunmaktayız. Hem geçmişimizi, hem günümüzü hem de geleceğimizi korumak adına. İleride çocuklarımız bir bardak su için namerde muhtaç kalmasınlar diye.

Biz şehirdeyken doğaya vahşi denirdi. Korkutulurduk. Vahşi denen o korkutucu doğanın tam ortasındaki canlılarda kardeşliği, barışı, sevgiyi ve bereketi bulduk. Ve gördük ki vahşi olan tek canlı, hırsına ve cehaletine kurban olmuş ‘insan’. Doğada hiçbir canlı, insanoğlunun yarattığı yıkımın ve vahşetin yanına bile yaklaşamaz. Farkettik ki Anadolu topraklarının bereketi ve kültürü, her bireyin sağlıklı, huzurlu ve mutlu yaşaması için gerekenden de fazlasını sunuyor. Para ve onun karşılığında edinildiği zannedilen sanal dünya malının tüketiminin zararları sadece kullanana da zarar vermiyor artık bu küreselleşmiş kapitalist dünyada. Birçok masum canlının da canını alıyor. Farkındasızlıkla tüketilenler sadece mallar mülkler değil, yaşamlar, kültürler, dostluklar, kardeşlikler de tüketilerek yozlaşıyor.

Alakır’da 10 senedir yaşadığımız topraklarda artık yalnız da değiliz. Alakır ve Anadolu’nun tüm nehirlerinin özgürce tüm canlılara akması için Alakır’dan Ankara’ya kadar yürüyerek konuyu gündeme taşımayı başaran Elif, 2.5 yaşındaki kızıyla artık Alakır’da yaşıyor. Yokedilmek istenilen yaşama ve kültüre karşı yeni yaşamlar filizleniyor Alakırda. Çocuklarla birlikte sebzelerde hormonsuz ve ilaçsız büyüyor artık Alakırda. Yerel tohumları koruma altına alıyoruz. Geleceğimizi koruma altına alıyoruz. Suyumuzu, toprağımızı ve yaşamımızı koruma mücadelemiz, destekçi kardeşlerimizin gönüllü katılımıyla her geçen gün büyüyor. Alakır Nehri Kardeşliği her geçen gün genişliyor, gelişiyor. Alakır Nehri Kardeşliği dünyanın dörtbir yanındaki destekçi kardeşleriyle paylaşıyor artık mücadelesini ve deneyimlerini. Hukuksal, bilimsel ve eylemsel mücadelesinde Alakır vadisini hırsızlardan korumak ve halkı bilinçlendirmek adına sayısız sanatsal ve kültürel etkinlik düzenliyor. Hukuksal mücadelemizin maddi giderlerini karşılamak için sadece gönüllü sanatçılar tarafından hazırlanmış bir müzik albümü olan ‘Alakırın Sesi’ Meksika radyolarında çalınıyor, Amazon’lardaki kentlerden, Avrupa ve Amerika gibi dünyanının dörtbir yanında dinleniyor ve Alakırın yaşam mücadelesi takip ediliyor. Geçtiğimiz ay bir İtalyan gazetesi Alakırdaki mücadeleden ve ‘Alakırın Sesi’ müzik albümünden bahseden bir yazı yayınladı. Albüm Anadolu’nun her bir köşesine dağılmış durumda. Hiçbir emek boşa gitmiyor. Aynı suların boşa akmadığı gibi. Nehirler gibi mücadelemizin de önüne kurulmak istenilen tüm barajları yıkarak aşıyoruz, aşacağız. Ana sütü gibi ak ve temiz niyetimizle tüm canlılar adına açtığımız davaların hepsini bir bir kazanıyoruz. Biliminsanlarının tüm raporları lehimizde. Bu katliamlardan rant sağlayan birkaç zayıf karakterli, yada cahil yada politik dar görüşlü insanın dışında tüm halk bizlere desteğini veriyor. Nasıl vermesin? Tüm canlıların geleceğini, suyumuzu korumak adına bedenimizi ortaya koyarak girdik biz bu mücadeleye masum ve mazlum her canlı adına.

Alakır vadisinin havasından, suyundan ve her türlü nimetinden faydalanan tüm Kumluca halkı da bilinçlenip uyandığında, gelecek torunlarımıza bırakabileceğimiz çok değerli bir şeye sahip olmuş olacağız.
Suyumuza, toprağımıza, havamıza…. yani ‘yaşamımıza’.

Birhan Erkutlu / Ağustos 2014

Comments are closed.