Akdeniz’in karşı tarafından geldiler. Toros dağlarının görkemi nefeslerini kesti. Alakır Nehri’ni takip ederek yukarılara yöneldiler. Devasa sedir ağaçlarını çok ulu sulara yuvarladılar ve bu tomrukları alıp ülkelerine geri gittiler. Artık dünyanın geri kalanını ele geçirmek için gerekli olan donanmayı inşa edebileceklerdi.

“Sedir tomruğuyla yüklü 40 gemi getirdik. Her biri kırkbeş metre boyunda gemiler inşa ettik. Firavun sarayının kapılarını sedirden yaptık.” (Palermo taş yazıtı, M.Ö. 2600)

Antalya’da Saklıkent’e çıkarsanız, batıya doğru bozuk toprak yollardan kısa sürede yörüklerin yüzyıllardır hayvancılık yaptığı ve sadece yazları yaşadıkları Korkuteli’ne bağlı İmecik Yaylası’na ulaşırsınız. Burada yüzünüzü güneye döndüğünüzde batıda 3070 metrelik Kızlarsivrisi Zirvesi’yle, doğuda Sivri Dağ, Bakır Dağı, Tunç Dağı’nı, Tahtalı Dağı’nı oluşturan Beydağları arasından denize kadar 70 kilometre boyunca uzanan, Kumluca’da Akdeniz ile kavuşan muhteşem vadiyi görürsünüz. İşte, Batı Toroslar’ın karını, yağmurunu, mineralini, kilini, zenginliğini, enerjisini, geçtiği her santimetrekareye yüzbinlerce yıldır bereket ve yaşam katarak denize kadar taşıyan ve bugün üzerinde inşa edilen ve planlanan hidro elektrik santralleri ile çok ciddi var olma mücadelesi vermekte olan Alakır Nehri’nin hayat verdiği bu olağanüstü coğrafyadır Alakır Vadisi…

7

Tarih boyunca gücün, varlığın, zenginliğin sembolü olmuş Lübnan Sediri ağacı, bugün neredeyse sadece bu bölgelerde kalabilmiş, artık koruma altına alınmış bir dünya mirası. Alakır Vadisi’nin tarih boyunca da önemli olmasının sebeplerinden biridir sedir. Lübnan ve Suriye’de artık kalmamış olsa da bölgemizde Lübnan Sediri veya Katran Sediri olarak anılıyor. Dünya tarihinde muhtemelen bilinen en eski odun ithalinin Fenikeliler ile Mısırlılar arasında gerçekleştiği M.Ö. 2600 yıllarına ait Palermo Taş Yazıtı’ndaki bilgilerden anlaşılıyor. Fenikeliler değerli maden, buğday ve zeytinyağı karşılığında Alakır Vadisi’ndeki ve civarındaki sedir ağaçlarını satmışlar. O zamanlar coşkuyla akan Alakır Nehri ile denize kadar götürülen bu dev ağaçlar Mısır’a taşınmış, işlenerek daha büyük bir donanma inşa edilmiş ve tarihi etkilemiş. Köylerdeki yaşlılar hala Kleopatra’nın, Büyük İskender’in hükümdarlıklarını güçlendirmelerinde bu sedirlerin ne denli etkili olduğunu kulaktan kulağa anlatıyor. Sedir ağacından elde edilen beyaz reçine ölülerin mumyalanmasında kullanılırken, binlerce yıl sonra burada yaşayan yörüklerin mezarlarında mermer yerine sedir tomruklarının kullanıldığını görüyoruz. Birbirlerinden binlerce kilometre uzakta, binlerce yıl uzaktaki, bambaşka medeniyetlerin hayatında ortak bir nokta olagelmiş inanılmaz bir ağaç Katran Sediri…

6

2012’de hayata gözlerini yummuş olan Alakır’ın eskilerinden, bir Toros bilgesi, Durmuş Amca’dan (Durmuş Demirel) aktarılanlara göre Cumhuriyet döneminde koruma altına alınıncaya kadar Alakır Nehri bu ağaçların taşımasında kullanılmış. Öylesine güçlü akarmış. Yıllar geçmiş, Alakır akmaya devam etmiş. Artık sedir tomruklarını taşımasa da Türkiye seracılığının, sebze ve meyve üretiminin çok önemli bir merkezi olan Kumluca’yı ve geçtiği onlarca köyün, hatta tüm vadinin ikliminin temel yapı taşı olarak yaşam vermeye kolu kanadı kırık bir şekilde devam ediyor.

16

 

Kumluca ve civarı, Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi çok medeniyete ev sahipliği yapmış. Likyalılar, Fenikeliler, Romalılar, Selçuklular, Osmanlılar ve Türkiye, bunların bilinenleri. Akdeniz’e olan uzun kıyısı ve hemen ardında yüksekliği 3000 metreye yaklaşan Toros Dağları’yla, vadi ve nehirleriyle eşsiz bir coğrafya.

Bugün Yörük veya Türkmen olarak da alınan bölgenin son halkının kökeni 8. yüzyıl ortalarında Moğolistan’da yaşayan Oğuzların Üç-oklar kolundan olan İğdir boylarına kadar uzanıyor. Osmanlı döneminde Teke sancağı altında yaşayan bölge halkının yaklaşık bin yıldır buralarda olduğunu tarihi kayıtlardan öğreniyoruz.

Yazları yaylada yaylaklarda, kışları daha sıcak aşağı bölgelerde kışlaklarda geçiren bölge halkının bir bölümü Osmanlı döneminde sürekli yerleşik düzene geçer ve burada eskiden kalan az sayıda Rum ve Ermeni halklarıyla birlikte yaşamaya başlar. Yörüklerin bir kısmı burada yerleşik düzene devam ederken bir kısmı Osmanlı tarafından zorunlu olarak Rumeli’ye gönderilir, bir kısmı da kendi isteğiyle gider. Aynı zamanda burası, Beyazıd devri sonlarında Teke sancağının başında olan Şehzade Korkut’un Sultan Selim’e karşı ayaklandığı, konuşulmayan nice kıyımlara tanık olmuş bir yöredir.

1923 yılında Lozan ile birlikte yapılan mübadeleyle birlikte, buralarda yaşayan Rum ve Ermeni Ortodoks toplulukların göç etmesiyle ve Rumeli’den geri getirilen yörüklerin kalıcı yerleşime geçmesiyle bölgenin yaşamı değişim göstermeye başlar. Tüccarlık, inşaat ve metal işçiliği konularında gayrimüslümler, dokumacılık, ziraat, hayvancılık gibi konularda yörükler söz sahibi iken, göçlerle birlikte bu durum değişir ve bugünlere uzanan nüfus azalması, eskiden her şeyiyle kendine yeterli bir yaşam alanıyken yerini yazlık evlere, taş ocakları ve hes’lere bırakır.

17

Bugün Alakır’ın üzerinde inşaatı tamamlanmış 6 adet hes var. Başta Birhan ve Tuğba’nın, Elif’in, Karacaören’den Mehmet Başar ve durumun farkında olan bazı yöre halkının itirazlarıyla hukuken durdurulmuş 2 adet hes inşaatıyla tabiat ananın bu eşsiz yaşam kaynağı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Onların hukuk mücadelesi sonunda mahkeme kararıyla koruma altına alınmış olmasına rağmen bu kararın bir türlü uygulanmaması sonucu vadi can çekişiyor.

DJI_0148

 

Alakır Nehri ve civarındaki endemik çeşitlilik de bölgedeki göç ve enerji amaçlı yıkımdan doğrudan etkileniyor. Yöre halkı şimdiden iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini yaşamaya başlamış. Söğütcuması’nda sohbet ettiğim az sayıda yaşlı yurttaşımız 20 yıl öncesini mumla aradıklarını söylüyorlar.

Tesadüfen keşfedilmiş sadece Alakır Nehri’nde görülen “dağ alası” denilen kırmızı benekli alabalık (salmo truetta) ilk yok olacak canlı türü. Yine Alakır ve civarında görülen doğu çınarları (platanus orientalis), ılgın (tamarix sp.), mersin (myrtus communis), funda (erica sp.), bazı meşe türleri (quercus coccifera, quercus brantii), Kafkas çitlenbiği (celtis caucasia) ve sayısız kızılçam (pinus brutia) nehrin suyunun kesilmesinden ilk etkileneceklerden. Daha yüksek kesimlerdeki türler, hem de koruma altındaki sedirler (cedrus libani), ardıçlar (juniperus foetididdima, juniperus excelsa) uzun vadede bu iklim değişiminden etkilenecek. Nehrin sadece yatağının çevresindeki hayatı değil, nemiyle tüm vadiyi, en yüksek kesimlerine kadar etkilediği, yaşam verdiğini görmek lazım. Nehir yatağındaki kurumanın ilk olarak yakın çevresini, sonra tüm vadiyi, vadinin de bölgenin iklimini yani hayatın kendisini olumsuz yönde etkileyeceği, yaşanmış pek çok örnekte olduğu gibi kaçınılmaz bir gerçek.

DJI_0406

 

Alakır Vadisi’nin en dikkat çeken kişilerinden ve Alakır’ın yok edilmesine yol açmakta olan kıyıma karşı verilen mücadelelerden bahsetmeden olmaz.

Bundan yaklaşık 12 yıl önce kendilerine sunulmuşa, hepimizin mecbur bırakılmaya çalışıldığı, isyan ettiğimiz ama bir şey yapmadığımız tüketime dayalı yaşamı reddedip, pek çoğumuzun gösteremediği bir cesaretle dünyanın pek çok uzak köşesine otostop, otobüs ve trenle yolculuk ettikten sonra doğudan batıya Torosları yürüyerek geçen Birhan ve Tuğba, Alakır Vadisi’ni ve Alakır Nehri’ni keşfeder. Aradıklarını nihayet bulmuşlardır. Tek istekleri parayla olan ilişkilerini en aza indirerek sürdürülebilir temiz bir yaşam, temiz beslenme, temiz içme suyu ve doğal bir barınma ile sade bir yaşam kurmaktır. Önceleri başta rahmetli Durmuş Amca bu çocuklara sahip çıkmış. Ondan öğrendikleri ansiklopedileri dolduracak çoklukta muhteşem bilgilerle donanmışlar. Civardaki halkın desteği, saygısı ve sevgisi ise hes projeleri ortaya çıkıncaya dek sürmüş. Paranın gücü, dezenformasyon bir şekilde maalesef baştacı edilecek bu insanlara karşı olmadık tehditler, zorluklara dönüşmüş. Şu anda devam eden onlarca mahkeme dosyasıyla, tüm yasal haklarını kullanarak, mücadelelerine devam ediyorlar.

1

 

Suyla ilişkisi kalmamış, arazilerini yazlıkçılara yüksek meblağlardan satanlardan, Birhan ve Tuğba’nın dev bir Rus doğalgaz enerji şirketinin ajanları olduklarını, buraya Ruslar tarafından yerleştirildiklerini, hes’ler olmazsa Yunanistan’a muhtaç kalacağımızı dinledik. Hes’ler yerine Rus doğal gazına yatırım yapılması için özellikle sorun çıkartmak için Ruslardan para aldıkları gibi akıl sınırlarını zorlayan dedikoduları işitmek zorunda kaldık.

Yöre halkının başına gelen Anadolu’nun her yerinde aynı. Eğitim taşımalı sisteme dönüştürülüp gençlik koparılıyor. Tarım ve hayvancılık aracılar ve endüstriyel, sağlıksız üretim yüzünden para etmez hale geliyor. Geriye boşalmış köyler kalıyor. Buralara da tarihi mimari kültürden uzak, ucuz ve sağlıksız yazlıklar inşa edilerek tarım ve hayvancılık bitiriliyor. Halk yakındaki şehirlere kasabalara göç etmek zorunda kalıyor. Asgari ücret ile bir iş bulmak bir çözüm gibi geliyor ve doğa enerji ihtiyacımızı karşılamayacağı aşikar, geri dönülmez yıkımlara yol açan yatırımlara terk ediliyor. Başlarına gelenden hem şikayetçi olan ve farklı bir yaşamın mümkün olduğunu kendilerine gösteren Birhan, Tuğba, Elif gibi insanlara sahip çıkmak, birlikte tarımı, hayvancılığı diriltmek yerine onları yıldırmaya çalışmanın kime ne kazandıracağını düşünmeden edemiyoruz.

IMG_5278

Sadece cep telefonu ve minik bir bilgisayara yetecek kadar ufak bir güneş panelleri var. İsteseler elektrik getirebilecekken buna gerek duymuyorlar. Beslenme alışkanlıklarını değiştirip önce vejetaryen sonra vegan olmuşlar. Her şeylerini karınca gibi sırtlarında taşıyıp, aylarca şehir yüzü görmeden yaşamışlar. Sadece ormanın çürük dallarıyla ısınıp, tüm gıdalarını kendilerinin yetiştirdikleri, eğimli bir arazide, ufacık bir toprak evde yaşıyorlar. İstanbul’un güvenli ve konforlu muhitlerinde, topraktan, tarımdan bihaber büyümüş bu insanlar, sakin ve temiz bir hayat sürerken bugün haksızlıklar içinde yoğun bir hukuk savaşı içindeler.

18

Başta, bölgede yaşayan köylülerin şikayetçi oldukları bir kıyım ve dönüşüme karşı dimdik duran bu genç insanlar, büyük şehirlerde yaşayan hemen herkesin bir türlü cesaret edemediği ama özendiği bir hayat şeklini seçtikleri için gıpta edilmesi, korunması, en azından dinlenmesi gerekirken yaşadıkları inanılmaz haksızlık karşısında dev bir sedir gibi mücadeleye devam ediyorlar. Alakır’ın Sesi ve Alakır Nehri Kardeşliği bu şekilde doğmuş. Alakır Vadisi, Alakır Nehri can verdiği yüzlerce kilometre karelik alanı, binlerce yıllık tarihi, sayısız endemik bitkileri, muhteşem yapısı ve doğasının yanı sıra Birhan ve Tuğba ile, birkaç yıl önce bu hayatı seçen kardeşleri Elif ve elleriyle yaptıkları toprak ev “yuva” da dünyaya gelen Cana Işık’la da anılıyor.

14

 

Bugün kime sorsak herkesin tereddütsüz şikayetçi olduğu pahalı, yorucu, yıpratıcı, kaotik, mutsuz, sürdürülmesi neredeyse imkansız şehir yaşamını terk edip, basit ve sağlıklı bir yaşama adım atma hayali varmış. Köyün eskiden tüm zorluklarına rağmen her şeyiyle kendine yeten, hayvanı, sebzesi, bağı, bahçesi, renkli komşuluk ve sosyal yaşamları varmış. Ürünleri Antalya’ya satılır, huzur içinde yaşarlarmış. Yüzyıllardır. Şimdilerde yukarılarda iç içe, bahçesiz, sağlıksız beton yapılarla dolu olan köy merkezi, Alakır’ın dibindeymiş. Kaç yıllık olduğu bilinmeyen ağaç köprü (hes için yıkılmış), ilkokul, cami ve evler terk edilip önce yukarılara sonra da civar kasaba ve şehirlere göç etmişler. Taşımalı eğitim sistemi gençleri koparmış özlerinden. Endüstriyel tarım karşısında pes etmişler ve vadi adım adım medeniyet kandırmacası altında boşalmış. Sürekli köyde yaşayanların sayısı giderek azalmış. Türkiye’nin hemen her yerinde Anadolu’nun isyan etmesine sebep olan bu boşalma ve bakımsızlık, yerini gerçekten ne kadar ihtiyaç olduğu şüpheli hes’lere terk etmiş.

Babası eskiden Karacaören Köyü’nün muhtarı olan Mehmet Başar’ın anlattığına göre ilk hes için birgün birileri çıkıp sonsuz vaatlerle köylüleri ikna etmeye çalışmış. Köyün nüfusundan fazla insana sürekli iş önerilmiş. Köylü bu duruma şüpheyle yaklaşmış. Bugün bu heslerin  tamamı bir alışveriş merkezinin elektrik ihtiyacını ancak karşılar durumda ve en fazla 5-10 kişiye istihdam sağlar vaziyette. Borularla Alakır’ın damarları kilometrelerce öteye taşınıp, oradan tekrar bir başka baraja taşınıyor ve böyle devam ediyor. Sonuç olarak nehrin suyunun neredeyse tamamı barajlara, borulara hapsedilirken, vadinin tümüne can veren, iklimini doğrudan etkileyen nehir yatağı yılın önemli bir bölümünde son derece yetersiz, göstermelik bir can suyuyla kuruma noktasına gelmiş. Karacaörenliler gerçeği farkedip köylerinde baraj yapımına izin vermemişler. Çünkü suyun hayat olduğunu, hayatlarının ve geçimlerinin de bu suya bağlı olduğunu biliyorlarmış. Ancak köy halkının verdiği mücadelenin sembollerinden Ahmet Türkkan Amca’nın yüreği bu mücadeleye dayanamamış.  Bu mücadeleden Alakır Dergisi ve Derneği ortaya çıkmış. Ve nihayetinde köylüler hes’i durdurmayı başarmışlar. İlginçtir ki 1970’lerde de benzer olaylar yaşanmış burada. Alakır barajı yapılmadan önce de o zamanın toprak ağalarının suyun önünü kesip Finike’ye ulaşmasını engelledikleri bentleri yine çiftçiler yıkıp Alakır’ın özgürce akmasını sağlamışlar. Bugün de aynı mücadele devam ediyor.

15

 

Buraları gezerken bizim yapamadığımızı yapan insanları onaylamak yerine “ben yapamıyorum, o da yapmasın” gibi garip bir düşünce tarzı sıklıkla karşıma çıktı. Birhan ve Tuğba’nın, Elif ile Cana Işık’ın hikayesine sıcak bakan dostlardan bile “böyle yaşanır mı, nasıl geçinecekler ki” gibi şeyler duyduk… Acaba zoru başardıkları için, aynaya bakıp bir şeyden rahatsız olmamıza mı sebep oluyorlar?

Şehirlerde üst üste, rekabet içinde kalitesiz bir yaşam için kendimizi heba ettiğimizi söylemiyor muyuz?

Çocuklarımızın bizim gibi ağaçlarda, bahçelerde oynama şansı olmadığı için hayıflanmıyor muyuz? Nehirleri, dağları, verimli toprakları hiçbir zaman yetmeyecek enerji ihtiyacına kurban ettiğimiz için kaygılanmıyor muyuz?

50-100 yıl sonra doğadan geriye pek birşey kalmayınca ne yapacağız bu şehirlerde, ne yiyeceğiz, nasıl yaşayacağız? Bizden sonra geleceklere nasıl bir dünya bırakacağımız kimsenin umrunda değil mi?

3

Geçici çözümlerle, her zaman ihtiyacımız olan doğayı tahrip etmek yerine, alternatif enerji üretimi ve tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirmek için bugüne kadar denenenlerden farklı bir şeyler yapmamız gerekmiyor mu? 70 kilometrelik bir vadinin yaşamını sadece 1 alışveriş merkezinin ihtiyacı için yok etmeye değer mi?

Alakır artık sadece bir vadi ve nehir değil. Bu sorunlara dikkat çekip ayağı yere basan öneriler sunan bir yaşam biçiminin yuvası. Sadece birkaç tane hes’e karşı verilen hukuk mücadelesinden ibaret değil, bir öneri, bir yaklaşım, bir umut. Alakır’ın sesine kulak versek bir? Türkiye’nin her yerindeki birçok yaşam kaynağının yok edilmesine karşı bu sesi bir dinlesek, kalbimizin gözüyle bakabilsek?

En azından, cesurca birçok rahatlığı, konforu reddedip doğal ve sadece kendi kendine yeten, sürdürülebilir, sevgi dolu bir yaşamı arayan insanlara gölge etmesek?

ALPAR SARGIN

Comments are closed.