Bundan yaklaşık 10 yıl kadar önce, Amerika’nın Irak’ı işgaline karşı tüm dünyada eşzamanlı gerçekleşen “barış” mitinginde, antikapitalistlerle birlikte buluşmuş ve haykırmıştık yine “başka bir dünya mümkün” diye.

İşte o miting sonrasında döndüğümüz evimizde karar verdik, doğup büyüdüğümüz şehir İstanbul’dan ayrılıp “kırsal” olarak adlandırılan bölgelerdeki bir toprak parçasına yerleşerek yaşamaya.

Çünkü yine durduramamıştık bir katliamı ve her ne kadar hassas olursak olalım, yaşamımızın her anında bu enerji savaşlarını besler durumdaydık tüm tüketimlerimizle.

“Başka bir dünya mümkün” diye bağırırken “o” dünyanın mümkünlüğü konusunda ne kadar samimi olduğumuzu anlamak, karşı durduğumuz her şeyi besler durumdaki yaşantımızdan dürüstçe uzaklaşmak ve tüm canlıların en temel yaşamsal hakkı olan “sağlıklı içme suyu, sağlıklı gıda ve sağlıklı yuva” mızı mümkün olduğu kadar parayı kullanmadan ve mümkünse de parayı tamamen hayatımızdan çıkararak kurmak üzere çıktık yola.

Yola çıkarken de niyetimizi bir manifestoyla anlatmaya çalışmıştık o zamanlar.

“Bizler,
doğa ananın kucağında,
doğayla ve birbirimizle,
sevgi ve saygıya dayalı bir uyum içinde varolarak,
hayallerimizi hayatlarımıza geçirecek,
sağlıklı, dengeli ve barışçıl bir ortak yaşam için birleşiyoruz.
Bu birlikteliğin inancındanki bizler,
doğa anayla gerçekleştireceğimiz her eylemde,
doğaya zararlı olabilecek her türlü hareketten kesinlikle uzak durarak,
direkt yada dolaylı olarak hem çevremize hem de bize zararlı olabilecek,
tüketim alışkanlıklarımızdan uzak,
sürdürülebilir bir yaşam düşüncesiyle davranacağız.
Bizler,
yaşam alanlarımızı oluştururken,
sadece doğal malzemeleri ve teknikleri kullanarak,
kendimiz için yeterli ölçüde,
ve görüntü kirliliğine yol açmayacak estetik duyarlılıkta olacağız.
Bizler,
eğer ihtiyaç duyuyorsak,
ihtiyaç duyduğumuz enerjiyi,
ihtiyacımız kadarıyla,
sadece doğal yollardan elde edeceğiz.
Bizler,
bu topraklardaki her hareketimizi,
gelecekteki çocuklarımıza,
su kaynakları, toprağı ve havası kirlenmemiş,
bitki ve hayvan çeşitliliğine hiçbir zarar vermeden korunmuş,
sağlıklı ve doğal bir yaşam alanı bırakmak adına gerçekleştireceğiz.
Bu manifestoda anlatılanlara saygıyla,
her aile, kendine ait yaşam alanında,
istediği yaşam tarzını kurmakta tamamen özgürdür.
Bu topraklarda yaşam alanına sahip her aileye gelecek her misafir,
bu manifestoya saygıyla bu topraklarda varolmayı kabul etmiş sayılır.
Bu manifestonun duygusu ve sorumluluğu,
bu topraklara ayak basan her bireyi bağlar.”
(2004)

Kırsal’a göçümüzle birlikte “başka bir dünya”nın ne kadar da mümkün olduğunu tahminlerimizin de ötesinde anlamamız hiç zaman almadı. Ufak bir toprak parçası, bir parmak kadar akan bir su size kapitalist sisteme bağımlı olmadan bedava, sağlıklı, huzurlu ve özgürce yaşamanızı hemen sunuveriyordu az bir emekle.

Bir süre sonra, yaşadığımız bakir vadiye devlet himayesindeki kapitalist şirketlerin, Hidroelektrik Santralleri (HES), taş ocakları, mermer ocakları, kömür ocakları, içme suyu şişeleme tesisleri derken
parsel parsel dağıtılarak mantarından, kekiğine, ağacından, toprak üstündeki torfuna kadar, soykırım boyutundaki talanının insafsız saldırılarına maruz kaldık.

Ve hemen “Alakır Nehri Kardeşliği” adıyla, tamamen gönüllülerden oluşan candaşlarla birlikte barışçıl bir “yaşam” mücadelesi başlattık 2009 yılında. Dünyanın geri kalanında da olduğu gibi bu barışçıl mücadelemiz her türlü tehdit, üçkağıt ve hukuksuzlukla sönümlendirilmeye çalışıldı hem şirket hem de kamu yetkililerince. Bizler her defasında bunun bir “yaşam” mücadelesi olduğunu, en ufak bir geri adım atmamızın dahi mümkün olmadığını ve gerekirse de son nefesimize kadar bu haklı ve barışçıl mücadelemizi sürdüreceğimizi belirterek barikat kıldık bedenimizi, yaşamımızı, yuvamızı ve toprağımızı. “Artık geçit yok! Buraya kadar!” diyerek her türlü baskıya karşı yılmadan mücadelemizi sürdürdük.

Bu süreçte, geçen yıl bahar aylarında A.N.K olarak, “Sivil İtaatsizlik Alanları” bildirgesini yayınlayarak paylaştık evrenle.

-SİTA-
(Sivil İtaatsizlik Alanları Bildirgesi)

Bizler için, insanlığın ve onu besleyen doğa’nın katili olan bu kapitalist sisteme, her ne bahaneyle olursa olsun, kıyısından köşesinden, gönüllü ya da gönülsüz içinde yer alarak ona hizmet etmenin, artık ne ahlaki, ne ideolojik, ne felsefi, ne fiziksel ne ruhsal ne de vicdani anlamda katlanılabilir bir hali kalmıştır.

Elimizin değdiği, gözümüzün gördüğü, yaşamımızın her alanında ve an’ında yer alan ‘şeylerin’ üretim ve tüketim aşamalarında, köle gibi, sağlıksız ve adaletsiz koşullarda çalıştırılan insanların ve doğa’da katledilen milyonlarca masum canlının vebaline daha fazla ortaklık edebilecek halimiz de kalmamıştır.
Karşı durduğumuz her şeyi, her an, devamlılığını besler halde davranmayı isteyebilecek bir yaşam düşümüz de yok bizim.

Artık bu kirli oyunu oynamıyoruz.
Tüm ürünlerinizi, sunduğunuz, dayattığınız her şeyi, her kullanımında kan, vahşet ve zulüm kokan tüm bu yarattıklarınızı istemiyoruz artık.
Almıyoruz. Kullanmıyoruz.
Toprağımıza ve doğamıza çekilip tamamen, sadece onun bizlere emeğimiz karşısında sunduklarıyla yaşıyoruz.
Sivil itaatsizlik alanları yaratıyoruz.
Toprağa gireceksek elbet bir gün hepimiz.
Bizler, bu topraklarda, bu şekilde yaşayıp gitmek istiyoruz.

Alakır Nehri Kardeşliği
(2012)

Bu bildirge bu seneki “Gezi Parkı” dirilişiyle birlikte “yeryüzüevleri” bildirgesi’ne evrildi.

-yeryüzüevleri-

Etrafındaki tüm canlılarla “barış ve uyum” içinde olma niyetindeki
özgür “yaşam alanları”dır.

yeryüzüevleri’nin yaşayanları;
İster doğa’da olsun ister şehir’de,
tükettiklerinin farkındalığı ve sorumluluğu ile davranarak,
tüketimini en yeter’e indirgemeye odaklanmış olanlardır.

yeryüzüevleri’nin temel’i;
Sağlıklı içme suyu, sağlıklı besin ve sağlıklı bir yuva arayışıdır.

Duvar’ları zanaat ile örülmüş,
Çatı’sı “can”a duyulan saygı ve aşkın şifasındandır.

Pencere’leri kış günü güneş ışığına, yaz gecesinde mehtaba bakar.

Ateş’i kendi nefesidir.
Enerji’si kendindendir.

Kapı’sı kardeşliğe açılır.
Mutfak’ı kanaatin bereketiyle paylaşılır.

Zaman’ı gökyüzüdür.
An’ı yeryüzü.

Mümkün olduğu kadar “az” müdahale ile yormadan ve yorulmadan
uyumlanmaktır evrene..
(2013)

Yeryüzüevleri, kırsalda olsun, ya da şehirde yaşamak zorunda olanların mekanlarında olsun, kısmen ya da bütünüyle bu yıkıcı kapitalist sisteme dahil olarak onu beslemeden yaşama niyetinde olanlardan
oluşmaktadır.

Gezi Parkı

Eğer gerçekten rahatsızsak olup bitenlerden ve karşı durduğumuz düzeni besler bir halde olmak dürüst hissettirmiyorsa artık bizlere, o zaman bir şeyler yapmak gerekiyor.

Bu sistem kendini yeşile boyayarak kurtaramayacak hiçbir şeyi. Göz boyamaktan başka bir niyeti de yok zaten. Buna yeterince şahit olduk.

Artık bu kapitalist sisteme karşı alternatifler oluşturmanın zamanı.

Evrensel bir bilinç olarak dünyanın her bir köşesindeki kardeşlerimiz bu tarz sivil itaatsizlik alanları oluşturmaktalar. Doğa yada şehir diye ayrıştırıp ötekileştirmeden kapitalist söylevler gibi. Çünkü artık her yer bizim. Tüm canlıların.
Şehrin sokakları özgürleşmeden, vadilerin nehirleri özgürleşemez. Emek Sineması neyse Alakır Nehri de odur. Kuzey Ormanları’ndaki bir ağacın, Taksim Gezi Parkı’ndaki bir ağaçtan ya da Fındıklı Vadisi’ndeki bir ağaçtan bir farkı olduğunu söyleyebilir miyiz “can” olarak?

Gezi ruhunun dirilttiği bireysel kolektif tavrın engellenemez, tanımlanamaz, sistem tarafından sönümlenemez çeşitliliği ve rengi, sivil itaatsiz eylemlerde vücut bulmaktadır.

Atık malzemeleri kullanarak sağlam ve sağlıklı yuvalar yapılabilindiğini biliyoruz artık, hatta bu yuvanın yağmurunu toplayarak kendi içme suyunu, atık suyuyla da bahçesinde sağlıklı ürünler yetişebileceğini ve hatta atık malzemelerden kendine yeterli ölçüde enerji de sağlayabileceğini.

yuva

Bu yeryüzüevleri’ni şehrin ortasındaki bir parka da kurabiliriz, kurmalıyız, kuracağız da. Şehrin ortasında dahi kapitalist sisteme ve onun devletine ihtiyaç duymadan kendi en temel ihtiyaçlarını en sağlıklı ve bedava şekilde sağlanabileceğini göstermeliyiz artık görme ve davranma niyetindeki tüm candaşlara.

Bu niyeti normal kiralık bir daireye bile uygulamalı artık insanlar. Dünyanın birçok yerinde belli nedenlerden ötürü şehirde yaşayanların dürüst bir yaşam adına yaptıkları çok güzel eylemler var. Daire olarak hatta apartman olarak organik atıklarını ayrıştırarak çatı ve balkonlarında oluşturdukları bahçelerinde yağmur sularını biriktirip sulayarak yetiştirdikleri sağlıklı ürünlerle beslenip, elektrik şebekesinden ayrılıp kendi ufak ve yerel çözümlemeleriyle enerjisini üreten ve sisteme olabildiğince entegre olmadan yaşamaya çalışan daireleri, işgal evleri ve parkları var.

Yeryüzüevleri, doğal afetler sonrasında çadıra mahkum olunmadan biran evvel insanların sağlıklı bir yaşama kavuşturulması için (afet sonrası atık malzeme dolar heryer) yada “kentsel dönüşüm” bahanesi altında yuvaları zorla yıkılan insanların o yıkıntılar arasından hemen tekrar sağlıklı yuvasına kavuşabilmesini sağlayacak kolektif sosyal dayanışmalarda da oluşturulabilinir.

Birçok canlıyı aç bırakan bu sistemi besleyenler bizleriz. Eğer onu beslemeyi bırakırsak açlıktan ölür. Bırakalım sistemi beslemeyi açlıktan ölsün. Yaşamak için ona ihtiyacımız yok. Ama onun bize fazlasıyla var.

Sivil itaatsizlik, sistemi en barışçıl eylemlerle çökerterek, tüm canlıları özgürleştirmek adına en mantıklı yol olarak karşımıza çıkmakta.

Tabii ki ancak bir toprak parçası size tamamen bağımsız olanaklarda özgürce yaşama olanağı veriyor.

Ve tabi bu sadece sizin paçanızı kurtarır. Yada başka paçasını kurtarma niyetindekilere deneyimleriyle bir ışık olur. “Başka bir dünya”nın delili olan bu yerler, dayatılmış yalan ve korkutmalara karşı bir tokat olur atılan. Ancak tek başına bir çözüm olamaz günümüzde. Artık hiç kimse, tüm dünyayı da sarmış olan bu olup bitenlere ses çıkarmayarak “doğal, organik, ekolojik…” yaşıyorum diyemez. Dürüst olmaz. Doğa ikiyüzlü olmadığından da, dürüst olmayanı doğal kabul edemeyiz.

Günümüz dünyasının gerçekliğinde ise tüm bu “doğal”lığın yanında bir de “yaşam” mücadelesi veriyor olmalısınız hakiki ve dürüst bir “doğal yaşam” için. Tüm canlıların özgürce, barış, huzur ve uyum içinde yaşayacağı bir dünya için. Bu mümkün. Bu mümkünlükteki her türlü yaratıcılıkla, rengarenk ve simsiyah bir mücadele vermeye değer.

Bu daha başlangıç diye haykırarak.
Mücadeleye hiç durmaksızın devam ederek.
Barikatta bir yaşam olarak.
Sivil itaatsiz olarak ve sisteme karşı barış içinde özgürleşerek.
Birhan Erkutlu (Alakır Nehri Kardeşliği)
(Yeşil Öfke gazetesi, 2013 Kasım sayısı)

(Bu yazıdaki Gezi Parkı fotoğrafları Nazım Serhat Fırat‘a ait.)

Comments are closed.