Yaşadığımız çağın en önemli sorunlarından biri hiç şüphesiz içinde bulunduğumuz ekolojik krizdir. Ekolojik krizin boyutlarını, sonuçlarını tartışırken sebepleri üzerinde hiç durmadığımız veya yüzeysel bir şekilde geçiştirdiğimiz de ortadadır. Son zamanlarda ekoloji ile ilgili çalışmalar bu sebeplerden ötürü artmaktadır. Bu çalışmaların ortak özelliği hâkim paradigmanın ürünleri olmasıdır. Kapitalist Modernitenin dayatmalarına karşı çıkmadan ekolojik krizden kurtulmak mümkün değildir. Bu durum, tarihsel ve toplumsal tüm süreçleriyle ele alınarak derinlikli, kapsamlı yeni bir ekolojik paradigmaya ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

Ekoloji ve çevre kavramlarının farklı zihniyetleri temsil ettikleri artık bir gerçektir. Çalışmamızın birinci bölümünde ekolojinin tanımı ve çevreyle arasındaki farkları belirterek ekolojinin unsurlarına yer verdik. İnsan merkezli çevre anlayışlarını reddederek yerine doğa merkezli bir anlayış koyan Derin Ekoloji, ne insan ne de doğa merkezliliğini kabul eden ancak insan-doğa işbirliği içinde bir ekolojik paradigmayla ekolojik toplumun inşa edilebileceğini öne süren Toplumsal Ekoloji ve ekolojik toplum inşasının ancak kadın öncülüğünde gerçekleşeceğini savunan Ekofeminizm bu unsurların başında gelmektedir.

Çalışmamızın ikinci bölümünü Kadın ve Ekoloji konusu oluşturmaktadır. Toplumsal cinsiyet bağlamında kadının ve doğanın tarihsel birlikteliği, ilk toplumlarda kadının konumu ve doğayla ilişkisinden yola çıkılarak günümüze kadar geçirdiği safhalar tarihsel sebepleriyle birlikte irdelenmiştir.

Üçüncü ve son bölümde dinlerin ve din öğretilerinin ekolojiyle ilişkisi üzerinde durulmuştur. İlk göçebe toplumlardan yerleşik hayata, çok tanrıcılıktan tek tanrılığa geçişte insanoğlunun doğaya bakışı ve bunda dinin etkisi ortaya konmaya çalışılmıştır. İbrahimi dinler ve diğer evrensel dinlerin ekoloji anlayışları ile İslam’ın ekoloji anlayışı karşılaştırmalı olarak incelenmiştir.

Kadının konumu ve dinlerin aslında doğadan ne anladıkları ortaya konulmadan yeni bir ekolojik paradigmanın ortaya konamayacağını düşünmekteyiz. Bu iki önemli unsurun dahil edildiği tüm çalışmalar ekolojik toplum düşüncesine yeni ve farklı bakış açıları kazandıracaktır.

Din Sosyolojisi Açısından Bir Araştırma

Hazırlayan
Rabia TAMER

Isparta, 2014

Fotoğraf: Ayder Deresi / Çamlıhemşin - Özcan Yüksek

Fotoğraf: Ayder Deresi / Çamlıhemşin – Özcan Yüksek

1. BÖLÜM : EKOLOJİ

1.1. Ekolojinin Tanımı

Ekoloji, organizmaların bölgesel dağılımını ve miktarını belirleyen karşılıklı ilişkileri inceleyen bilim dalıdır. Ekoloji terimi, bilimsel anlamda ilk kez 1869’da, Alman biyolog Haekel’in bitki ekolojisini konu alan bir çalışmasında kullanılmıştır.

Ekoloji ilk kez 1858 yılında Henry Thoreau tarafından bir mektupta kullanılmış; ancak bir tanımı yapılmamıştır. 2Ekoloji terimini ilk kez kullanan Ernst Haeckel, onu Yunanca ‘hane’ ‘ev’ anlamına gelen oikos sözcüğü ile bilim, düzenli veya mantıklı söz anlamına gelen logos sözcüklerinden türetmiştir. Haeckel’in organizmaların çevre ile kurdukları ilişkileri açıklamak için kullandığı bir terim olan ekolojinin bir bilim olarak kabul edilmesi ise, 1940’lı yıllarda gerçekleşebilmiştir.

Ekolojinin başlangıç aşamasında, hayvan ve bitki türlerinin çevreleriyle olan ilişkileri inceleyen bir bilim dalı olduğunu belirtmek gereklidir.

1.2. Çevre ve Ekoloji Kavramları Arasındaki Farklar

Çevre ve ekoloji kavramları farklı anlamlar barındırsalar da zaman zaman birbirlerinin yerine kullanılmışlardır.

Sözlük anlamıyla çevre ‘bir şeyi kuşatan ya da saran’ demek olup Türkçe bir kelimedir. Geniş manasıyla çevre, insanın içinde yaşadığı, ilişkilerini sürdürdüğü maddi ve manevi ortamdır. En kısa tarifiyle çevre, canlıların içinde yaşadığı ortamdır. Fiziksel, biyolojik ve sosyal olmak üzere üçe ayrılır.

20. yüzyılın sonlarına doğru çevre, çevrecilik, çevre krizi, çevreci gibi kavramların oldukça fazla kullanılması tesadüf değildir. Modern toplumla birlikte doğal toplumun giderek zayıflaması; endüstriyalizmin, bilim ve teknolojinin gelişmesiyle de doğanın tahrip edilmesi çevrecilik gibi bir alanın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Tam anlamıyla çevrecilik, insanın merkeze alınarak doğanın korunmasıdır. Toplumsal ekoloji paradigmasını ortaya koyan Murray Bookchin’e göre çevre, ekolojiden tamamen farklı bir kavramdır.

“Çevreci” terimiyle ahlaki bakımdan yansız, ama somut pragmatik amaçlar açısından doğanın daha etkili teknik yönetimini kastediyorsak, böylesi bir yaklaşım, pekala “çevreci” olarak betimlenebilir. Dolayısıyla çevrecilik doğa mühendisliğinin bir biçimi olarak görülebilir. Çevrecinin hedefleri, “ekolojik etik’in birçok ifadesinde örtük olarak bulunan, doğa ile insan arasındaki eşsiz iyi niyetli bir ilişkiyi; özellikle biyosfere saygıyı, onun parametrelerine göre faaliyet yürütmek için bilinçli bir çabayı ve toplumla doğal dünya arasında bir ahenk yaratma girişimini öngören hedefler değillerdir. Aslında, “doğa” ve ” ahenk” gibi sözcüklerin çevreci için bir anlamının olup olmadığı da kuşkuludur. “Doğa” “doğal kaynakların” bir keşfi, “ahenk” de “uyum sağlamanın şiirsel bir metaforu olarak görülür. Çevrecilik, kamu sağlığına en az zararı vermek ve hammaddelerin gelecek kuşaklar için korunmasına gereken önemi vermek suretiyle, bu kaynakların verimli ve temkinli kullanılması hedefini ileri sürer.

Çevre, tanımı gereği bizim dışımızda kalan, belli bir yapısı olmayan şeylerden oluşur; ekoloji ise iç ilişkilerce tanımlanan bir bütündür. Çevreler listelenebilir, numaralandırılabilir. Ekoloji ise bu şekilde ambalajlanamaz, aralarındaki sınırlar aktif dönüşüm alanlarıdır ve içerisi ile dışarısını birbirinden ayıran sabit bir hat yoktur. Özellikle insanlık ile doğa arasındaki sınır bayağı dinamikleşir, tarihsel olarak anlaşılması siyasi açıdan dönüştürülmesi gereken bir mesele haline gelir.

Çevrecilik insan yaşamını doğrudan ilgilendiren sorunların çözümünü kısa vadede yarattığı sorunlarla ilgilenen, sorunların kaynağına ilişkin çıkarımlarda bulunmayan hareketleri tanımlamak için kullanılır. Ekolojizm kavramı ise, en temelde insanın doğa ile kurduğu ilişkiyi sorunsallaştıran, çevre sorunlarının sadece insanlar üzerindeki etkisi ile değil aynı zamanda diğer varlıklar üzerindeki etkisini de değerlendirmeye katan, dolayısıyla, kavramın türetildiği ekoloji kelimesinin ima ettiği bütüncül bakış açısına sahip yaklaşımları tanımlamak için kullanılır. Ekolojistler, her şeyden önce, insan-doğa ilişkisine dair yeni bir tanımlama ile ekolojik krizin aşılabileceğini söylerler. Çevreciler ise, insan doğa ilişkisinde kökten bir değişim yerine, var olan sistemin olanakları içerisinden yürütülecek reformist bir tavra sahiptir. Bu çerçevede, ekolojist hareket denildiğinde, “hareketin hem siyasal yönüne dikkat çekilmekte, hem de klasik çevreciliğe göre bütüncü ve köktenci bir hareket olmasına vurgu yapılmaktadır.

1.3. İnsan-Doğa İlişkisi

Arkaik toplumlarda doğa insan arasındaki ilişkilerde, modern toplumda olanın aksine doğanın insan üzerinde önemli bir baskısı bulunmaz. Bu dönemde doğa olaylarının nasıl gerçekleştiğine ilişkin bilinmezlik insanın doğadan korkmasına neden olmuştur. Bunun etkisiyle de doğanın kutsallaştırıldığı ve totem inançların din ve toplum kuralları haline geldiği söylenebilir.

İlk insan topluluklarında, insanın doğaya dair tasarımları, daha ziyade yaşamını sürdürebilme kaygısıyla doğayı gözlemlemesinin ve bu gözlemlerden çıkarılan sonuçlarla yaşamını düzenlemesinin ürünleriydi. Antik çağlardan günümüze, birçok düşünürün, insan doğa ilişkisine dair sahip oldukları ön kabullerden hareketle, siyaset ve doğa felsefelerini oluşturmaları bir tesadüf değildir.

İnsan-doğa ilişkisi ilkçağlardan beri süregelen bir ilişkidir. İlkçağ filozoflarında doğaya egemen olma düşüncesi olmamasına karşın 17.yuzyılda bilimsel ilerlemelerin sonucu oluşan yeni doğa kavrayışı (özellikle Bacon’ın “bilmek egemen olmaktır” ve Descartes’ın mekanik dünya görüşü), insanın merkeze alındığı ve ölçünün insan olduğu bir anlayışı egemen kılmıştır. Bu yeni anlayış, insanın hem kendisini hem de çevresini algılama biçimini değiştirmiş, hâkim dünya görüşü olarak da mekanik bir doğa kavrayışına yol açmıştır.

İnsan- doğa ilişkilerine tarihi açıdan kısa bir şekilde bakılacak olursa 1500’lü yıllardan önce organik bir dünya görüşü hâkimdi. Bilim, “Tanrı’nın yüce şanı için”, veya Çinlilere göre, “doğal düzenin yolunda gitmek” ve “Tao’nun akışını izlemek için” yapılıyordu. Başka açıdan bakılırsa, bu fikirler “yin” paralelinde, yani bütünleştirici idi. Bu yaklaşım da bilim adamlarının tavrını ekolojik kılıyordu.

17.asırdan sonra bu tavır aksi kutba kayarak “yang”cı oldu. Dolayısıyla bütünleştirici temel, iddiacı, kendini kabul ettirici şekle dönüştü. İngiltere’de Francis Bacon’dan (1571-1626) kaynaklanan “Baconcu ruh veya bakış açısı”, bilimsel arayışın özünü ve amacını değiştirdi. Çünkü eski çağlardan beri bilimin gayesi bilim ve irfan, doğanın düzenini anlama ve onunla uyum içinde yaşamaktı. Bacon’dan sonra bilimin amacı, aydınlanmak ve doğayı anlamak yerine, doğaya egemen olup onu denetleyecek bilgiyi elde etmeye döndü. Bunlar sonucunda günümüzde bilim ve teknoloji anti ekolojik bir kişilik kazandı. Bacon’a göre doğa, hizmete mecbur edilmeli ve köle gibi kullanılmalıydı. Bacon’dan sonra Rene Descartes, Kartezyen felsefe ile bilimsel bilginin kesinliğine inanılması gerektiğini söylemiştir ve Descartes’e göre doğanın işleyişi mekanik kurallara tabidir. Descartes’in görüşüne paralel olarak Newton’da doğanın matematiksel formülasyonunu ortaya koymaya çalışmıştır. Kartezyen evren görüşünün mekanik oluşu, Batı kültüründe doğayı kullanmak ve sömürmek için adeta bilimsel bir yetki haline geldi. Böylece bilimsel bilgi “kendimizi doğanın efendisi ve sahibi” yapmak amacına hizmet için kullanıldı.

Sanayi devrimiyle birlikte başlayan sürecin devamında doğal kaynakların ölçüsüz kullanımı artmış ve özellikle sanayileşmenin yoğun olduğu alanlarda doğal tahribat çok belirgin hale gelmiştir. Başta iklimsel değişimler olmak üzere birçok çevre sorununun kaynağında insan faktörünün olduğu artık tartışmasız olarak kabul edilmektedir. İnsanı, çevre sorunlarının odağı haline getiren bu bakış açısının temelinde kuşkusuz Bacon, Descartes ve Newton gibi bilim insanlarının dile getirdiği ve doğanın insanın emrine sunulmuş ve her türlü tüketilebilecek bir ürünmüş gibi değerlendirilmesini de içeren bu yeni paradigma etkili olmuştur.

Doğa merkezli anlayış yerine insan merkezli anlayış hâkim olmuş, organik dünya görüşü yerine mekanik dünya görüşü geçmiştir.

Aydınlanma düşünürleri, aklı yücelterek ona sahip olan tek varlık olan insanı da biricikleştirmişler ve onu, böylece insan olmayan doğadan ayırmışlardır.

Einstein’in enerji ile ilgili buluşu İzafiyet Teorisi’nin ortaya çıkmasına neden olmuş, İzafiyet Teorisi ise Kartezyen felsefenin ana kavramlarını yerinden oynatmıştır.

Günümüzün ve geleceğin en önemli sorunlarından biri hiç kuşkusuz ekolojik krizdir. Bunun çözümü için çalışmaların yapılması bir yana öncelikli olarak sorunun doğru tespitinin yapılması, krizin asıl nedeninin ortaya çıkarılması gerekmektedir.

İnsanın saldırganlığı toplumun doğal zemininin bozulmasıyla her zaman çok yakından bağlantılı olduğu gibi, çevrenin bozulmasında neredeyse her zaman insanların faaliyetlerinin parmağı vardır ve bildiğimiz gibi bu faaliyetlere genellikle ‘saldırganlık’ hakimdir. Aslında ‘çevre’ nin bizatihi kendisinde de insan elinin değmediği yer yok gibidir ve doğa dediğimiz şeyin bir tarihi vardır.

Fotoğraf: Saner Şen

Fotoğraf: Alakır Nehri – Saner Şen

1.4. Ekolojinin Unsurları

1.4.1. Derin Ekoloji

Derin ekoloji kavramını ilk olarak İsveçli bilim adamı Arne Naess kullanmıştır ve derin ekoloji- sığ ekoloji ayrımını ilk olarak 1972 yılında Bükreş’ teki “ Üçüncü Dünyanın Geleceği Konferansında” dilegetirmiştir. Toprak etiği, insanın doğaya karşı bir sorumluluğu olduğunu ve doğanın kendi başına bir değer taşıdığını ileri sürmektedir. Bu düşünceye göre bir şey doğanın bütünlüğünü, devamlılığını, güzelliğini koruyorsa doğru aksi takdirde yanlıştır.

Derin Ekoloji, insandan başka her şeyin insanın kullanımına olduğu görüşünü reddederek, insan merkezci bir anlayışın aksine insanı da doğanın bir parçası kabul eden daha bütüncül bir algı ile doğa merkezci anlayışı savunur.

Derin ekolojiye göre yeryüzündeki canlı veya cansız, doğanın parçası olan her unsur, varlığının değeri açısından doğada aynı haklara ve imkânlara sahiptir. Bu özelliğiyle Budizm ve Taoizm gibi doğu dinlerinin öğretilerine paralelliği söz konusudur. Yeryüzündeki tüm varlıkların aynı safta toplanması, bir taşa, bir ağaca, bir akarsuya, bir hayvana verilen değerle bir insana verilen değerin eşitliği Derin Ekoloji hareketlerine mistik bir yan katmaktadır.

Derin ekolojide insanlar doğaya karşı veya üstün değil doğanın bir parçası olarak görülür ve insan kaderi de doğa üzerinde egemenlik kurma ve denetleme olarak değil insanın bilinçli olması, düşünme yeteneği taşımasıyla belirlenmektedir. Dolayısıyla tüm canlılar sömürülecek, yönlendirilecek veya korunacak kaynaklar değil bizatihi kendi başlarına değerlidir Derin ekoloji, doğayı ve insanı birbirinden ayıran insan- merkezci düalizmi reddederken insan ve doğayı bir bütün olarak ele alır.

Derin ekolojinin isim babası, Norveçli Felsefeci Arne Naess, 1986 tarihli, ‘Derin Ekolojik Hareket: Bazı Felsefi Boyutlar adlı makalesinde, Derin ve Yüzeysel Ekoloji arasındaki ayrımı ortaya koymuştur. Yüzeysel ekoloji, kaynakların şimdiki kuşak için önemini vurgularken, derin ekolojistler, doğanın kaynak olarak görülmesine karşıdırlar, onlara göre doğa kendinde değer taşımaktadır.Yüzeysel ekoloji, insan için olmayan bir değer kavramından söz etmeyi saçma bulurken; derin ekoloji, değeri, bu şekilde kavramayı, ırkçı bir yaklaşım olarak değerlendirir.

1.4.2. Toplumsal Ekoloji

Toplumsal ekolojistler ile derin ekolojistlerin ortaklaştıkları nokta, insanın doğaya egemen olduğu anlayışının eleştirisidir. İki düşünce arasındaki temel farklılıklar ise bu tespitin sonrasında kendilerini göstermeye başlar. Derin ekoloji,ekolojik krizin kaynağında insan-merkezci düşünceyi görerek, ona alternatif olarak her türün bir değeri olduğu yönündeki biyo-merkezciliği ileri sürerken; toplumsal ekoloji için bu görüş, “doğal evrimi hiçe sayarak evrim sürecinde farklılaşmaların oluşturduğu çeşitliliği bir gelişim süreci olarak görmekten uzak” bir kavrayışa işaret etmektedir.

Toplumsal ekolojinin insan-insan ilişkisi içinde tespit ettiği sorun alanı, insanın insan üzerinde kurduğu tahakküm ilişkisidir.

Toplumsal ekoloji, tahakkümün olmadığı düşünce ve aklın kılavuzluk ettiği, işbirliğine dayanan bir toplumun yönleri olarak, karşılıkçı özgürlük ve öznelliğin birliğine tutarlı bir biçimde odaklanmaktan biraz daha fazlasını sağlayacaksa, başlangıçtan itibaren doğalcı bir etiği kirleten lekeleri kaldıracaktır. Hem insanlığa hem de doğaya ortak bir etik ses verecektir.

Tıpkı insanların doğaya ait olması gibi, doğanın da insanlığa ait olduğunu söylemek boyun eğme ve egemenlik çevresinde yapılanmış bir ilişki yerine doğa ile toplum arasında oldukça karşılıklı ve bütünleyici bir ilişkiyi ifade etmektedir. Ne toplum ne de doğa bir diğerinin içinde yok olur. Toplumsal ekoloji her birinin bütünselliğini yadsımadan toplumsal olanı ekolojik olanla birleştirir ve bir süreklilik içinde, her ikisinin de ayırt edici niteliklerini yenide kazandırmaya çalışır.

1.4.3. Ekofeminizm

Feminist hareketle ekolojinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan bir disiplin olan Ekofeminizm terimini ‘1974’te, kadının baskı altına alınması ile doğanın baskı altına alınması arasında açık bağlantılar gören ve feminist hareketin çevreci hareket ile birleştirilmesini savunan Fransız feminist Françoise d Equbonne literatüre sokmuştur. Ekofeministlere göre, erkeğin kadın üzerindeki egemenliği ile insanın doğa üzerindeki egemenliği arasında bir bağlantı vardır. Onlara göre, doğanın tahribinden sorumlu olan insan merkezcilik değil, erkek merkezciliktir.
Ekofenimize göre doğa sömürüsünün sona ermesi kadın sömürüsünün sona ermesiyle mümkün olacaktır. Kadının sömürü nesnesi olarak görülmediği bir toplumda doğa da sömürü nesnesi olmaktan kurtulacaktır.

Çevresel sorunlarda ataerkilliği sorumlu tutan Ekofeminizm insan merkezcilik yerine erkek merkezciliği çevresel sorunların başlıca nedeni olarak görür. Ekofeminizme göre çevre sorunlarının kadın sorunları haline gelmesinin ve kadınların mağduriyetinin nedeni ataerkilliğin kadın ve doğa arasında yakınlık oluşturarak her ikisini de tahakküm altına alınmasıdır. Ataerkillik tarafından kadın ve doğanın ikili sömürüsü Ekofeminizm’in temel bakış açısıdır.

III. Dünya Ülkelerinde Ekofeminizm üzerine çalışmalar yürüten Vandana Shiva, batı tarzı ekonomik kalkınmanın kadın ve doğa üzerindeki olumsuz etkilerine odaklanır. Sömürge öncesi Hindistan’da insan-doğa kadın ve kadın erkek ilişkilerini şekillendiren Hint kozmolojisinin etkisini ve batı tarzı kalkınmanın benimsenmesiyle değişen ilişkileri kadınların ve doğanın durumunu nasıl değiştirdiğini inceler.

Shiva Hint Kozmolojisinde dişi ülkenin yaşam verici ve besleyici olarak tanımlayıcı bir öğe olduğunu söyler. Erkek doğadan koparılmamıştır ama karşılıklı bağımlılık ve ortaklık bağlamında birbirlerini tamamlar. Kadınlar yaşamın yalnızca biyolojik değil geçimlik sağlayıcı olarak da toplumsal üretici ve yeniden üreticidir. Ataerkil batı ideolojisi olarak batı tarzı kalkınma projesi yalnızca erkek ve doğa bağlantısını koparmakla kalmaz, III. Dünyayı bozar ve kadınları marjinalleştirir. Yaşamın üreticisi olarak kadının ve doğanın maddi temellerini yok etmenin sonuçlarından ilki, kalkınmanın yanlış kalkınma süreci haline gelmesidir. Ataerkil varsayımlar olan homojenlik, tahakküm ve merkezileşmenin kök saldığı toplumsal yapı, kadın ve doğanın, hor kullanımının kaynağıdır.

Fotoğraf: Zeynep Pekiner

Fotoğraf: Zeynep Pekiner

2. BÖLÜM

KADIN VE EKOLOJİ

2.1. Toplumsal Cinsiyet

Toplumsal cinsiyet biyolojik cinsiyetten farklı olarak toplumsal ve kültürel olarak belirlenen ve dolayısıyla içeriği toplumdan topluma olduğu kadar tarihsel olarak da değişebilen ‘cinsiyet konumu’ ya da ‘cins kimliği’dir. Toplumsal cinsiyet yalnızca cinsiyet farklılığını belirlemekle kalmaz, aynı zamanda cinsler arasındaki eşitsiz güç ilişkilerin de belirler.

Bu terimi sosyolojiye sokan Ann Oakley’e göre, “‘cinsiyet’ (sex) biyolojik erkek kadın ayrımını anlatırken, “toplumsal cinsiyet’ (gender) erkeklik ile kadınlık arasındaki buna paralel ve toplumsal bakımdan eşitsiz bölünmeye gönderme yapmaktadır”. Dolayısıyla “toplumsal cinsiyet”, kadınlar ile erkekler arasındaki farklılıkların toplumsal düzlemde kurulmuş yönlerine dikkat çekmektedir. Fakat bu terimin kapsamı, ilk ortaya çıkışından beri, yalnızca bireysel kimliği ve kişiliği değil, ayrıca sembolik düzeyde erkekliğin ve kadınlığın kültürel idealleri ile stereotiplerini, yapısal düzeyde ise kurumlar ve örgütlerdeki cinsel işbölümünü içine alacak kadar genişlemiştir. 1970’lerde toplumsal cinsiyetin varlığını başka bir ifadeyle, erkekler ile kadınlar arasındaki farklılıklar ve ayrılıkların biyolojik farklılıkla açıklanamayacağını, erkeklik ve kadınlıkla ilgili, kültürel açıdan egemen fikirlerin gerçekliğe ancak kabaca denk düşen stereotipleri temsil ettiklerini kanıtlamaya yönelik sosyolojik ve psikolojik çabalar vardı. Bu çalışmalar, toplumsal cinsiyetle ilgili düşünceler ve erkeklerle kadınların rolleri söz konusu olduğunda çeşitli kültürler arasında muazzam değişiklikler bulunduğunu ortaya koymuştu. Benzer doğrultuda, erkek ve kız çocukların, yetiştirilme biçimi, gençlik kültürü, istihdam kalıpları ve aile ideolojisi alanlarındaki toplumsallaşma süreciyle yetişkin erkek ve kadınlara dönüşmelerini kapsayan araştırmalar yapılıyordu. Yapısal düzeydeki araştırmalar ise, ev içindeki (dışarıda tam zamanlı çalışan erkekler ile kadınlar arasında bile görülen) eşitsiz işbölümüne, ayrıca iş türleri ile terfi olanaklarının belirlenmesinde cinsiyetin (bireysel hünerler ile vasıflardan çok daha fazla olarak) büyük rol oynadığı işe alma kalıbındaki ayrımcılıklara eğilmekteydi. Daha yakın zamanlarda ise, dikkatler daha çok kültürel düzeydeki değişik toplumsal cinsiyet oluşumlarına çevrilmiştir. Soyun sürdürülmesinde kadın ve erkeğin üstlendiği düşünülen rollere göre biçimlenen cinsiyet rolleri, kadınlar ile erkekler arasındaki fark ve ilişkileri, onların biyolojilerinin değil toplumsallaşmanın ürünü olarak gören bir perspektif doğrultusunda kavramlaştırılmıştır.

Cinsiyet, kadınlarla erkekler arasındaki biyolojik farklılıklardır; toplumsal cinsiyet ise, toplumun bu farklılıkları bir toplumsal sisteme oturtarak yaptığı şeydir. Dolayısıyla doğuştan gelen kadın ve erkek cinsiyeti ile ilgili özellikler, zamanla içinde yaşanılan toplumun kültürü tarafından yorumlanarak yapılandırılır ve toplumun kadın ve erkekten beklentileri de buna göre şekil alır. Ancak toplumun kadın ve erkek cinsiyetinden bu beklentisi her toplumda farklılık göstermektedir. Biyolojik cinsiyetin tersine, farklı kültürler temelinde ortaya çıkan toplumsal cinsiyet anlayışları ve uygulamaları değişebilmekte ve değiştirilebilmektedir. Kısacası toplumsal cinsiyeti her zaman içinde üretip süregeldiği siyasi ve kültürel kesişme noktalarından ayırarak değerlendirmek imkânsızlaşır.

Son zamanlardaki en basit kullanımında toplumsal cinsiyet, kadınlar ile eşanlamlıdır. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde, kadınların tarihini konu alan çok sayıda kitap ve makalenin başlığındaki kadınlar sözcüğünün yerini toplumsal cinsiyet almıştır. Kadınların yerine toplumsal cinsiyetin kullanılması, aynı zamanda, kadınlar hakkındaki bilginin ister istemez erkeklerle de ilgili bilgi olduğunu; birinin incelenmesinin ötekinin de incelenmesini ima ettiğini öne sürmek içindir. Bu kullanım, kadınların dünyasının, erkeklerin dünyasının bir parçası olduğu o dünyanın içinde ve onun tarafından yaratıldığı konusunda ısrar eder. Bu kullanım, ayrı alanlar fikrinin yoruma dayalı faydasını reddeder çünkü kadınları yalıtılmış bir şekilde incelemenin, bir alana, bir cinse ait deneyimin diğeriyle ilişkisinin çok az olduğu veya hiç olmadığı şeklindeki kurguyu sürdürdüğünü iddia eder. Buna ek olarak toplumsal cinsiyet, cinsler arasındaki toplumsal ilişkileri tanımlamak için de kullanılır. Toplumsal cinsiyetin kullanılışı, biyolojik açıklamaları açıkça reddeder. Kadınların çeşitli tahakküm altına alınma biçimlerinin ortak paydası olarak kadınların doğurma yetisinin olması ve erkeklerin daha fazla kas gücüne sahip olması gibi açıklamaların sunulması, buraya örnek olarak verilebilir. Bunun aksine toplumsal cinsiyet, kadınlara ve erkeklere ilişkin uygun roller hakkındaki fikirlerin tamamen toplumsal olarak yaratıldığını ifade eden kültürel inşalara işaret etmenin bir yoludur. Toplumsal cinsiyet, erkeklerin ve kadınların öznel kimliklerinin yalnızca toplumsal kökenlerine işaret etmenin bir yoludur. Bu tanımlamada toplumsal cinsiyet, cinsiyetli bir bedene zorla yüklenen toplumsal bir kategoridir. Cins ve cinsellikle ilgili çalışmaların hızla çoğalmasıyla birlikte toplumsal cinsiyet, özellikle faydalı bir terim haline gelmiş gibi görünüyor çünkü bu terim cinsel pratiği, kadınlara ve erkeklere atfedilen toplumsal rollerden farklılaştırmak için bir yol önermektedir.

2.2. Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Kadın ve Doğa

Modern bilimin atası, endüstriyel bilim kavramının fikir babası Bacon’dır. Bacon modern bilime ve onun ortaya çıkışına azımsanmayacak kadar büyük bir katkıda bulunmuştur. Gelgelelim doğa, kadınlar ve marjinalleştirilmiş gruplar açısından bakıldığında, Bacon’ın programı insani açıdan kapsayıcı değildir. Bacon’ın eril projesinin odağını oluşturan deneysel yöntemi eril ile dişil, nesnel ile öznel, rasyonel ile duygusal arasında bir ikilik öngörürken, erkek ile doğa, kadınlar ve Batılı olmayanlar üzerinde kurulan bilimsel tahakkümü bitiştirir. Bacon için doğa ‘doğa ana’ değil, saldırgan bir eril zihnin istila ettiği dişi bir doğadır.

Bilim ideolojisi bir taraftan doğanın çıplaklaştırılmasını onaylarken, bir taraftan da erkeğin otoritesi altında kadının bağımlılığını da meşrulaştırmıştır. Bilim ve erkeklik, doğa ve kadınlık üzerinde kurulan tahakkümle özdeşleştirilmiş, bilim ideolojisi ile toplumsal cinsiyet ideolojisi birbirini karşılıklı perçinlemiştir.

Aydınlanmacı felsefe beden-akıl ikilemine dayanır ve erkeği akılla özdeşleştirirken kadını ve ‘aşağı’ ırk ve sınıfları doğa ile ilişkilendirir. Doğayı ise en açık seçik örneğini Descartes’te gördüğümüz biçimiyle bedene indirger.

Teslim aldım doğayı, yarıp geçtim her yerini.
Kırdım kimsenin dokunamadığı mühürlerini
Rahmini,göğüslerini ve başını
Yani tüm gizlerinin saklı olduğu yerlerini parçalayıp açtım.
(Henry Vaughan)

17. yüzyılın ortalarında bilimsel devrimin heyecanıyla yazılmış olan bu şiir, doğa ile kadın bedeni arasında kurulan özdeşliği ve ikisinin aynı kaderi paylaştığını çarpıcı bir biçimde sergiliyor.

Doğanın bir varlığı olan insan beş bin yıl öncesine dek on binlerce yıl boyunca doğa ile pozitif yönlü bir ilişki kurdu. Bu on binlerce yılı içine alan geniş zaman diliminde toplumsal yaşamın ve üretimin esas örgütleyicisi kadındı. Kadın doğanın işleyişiyle uyumlu, yaşamın çevrimini destekleyen barışçı bir düzen kurmuştu ve insan doğa arasındaki pozitif yönlü ilişki bu düzenin bir ürünüydü.

İlk topluluklarda kadın merkezli bir ekolojik bir dünya görüşü hakimdir. Doğayla alış veriş karşılıklıdır ve insan da doğanın bir parçasıdır. ‘Toprak Ana’ ifadesi doğanın eril değil dişil oluşuna bir vurgudur.

İnsanlığın doğayı sömürmesi ve hükmü altına alması gerektiği yolundaki temel kavrayış insanın insan üzerindeki tahakkümü ve sömürüsünden kaynaklanır. Gerçekten de bu kavrayış erkeğin ataerkil ailede kadını sömürmeye ve hükmü altına almaya başlamasına kadar dayanır. O zamandan beri insanlar giderek yalnızca kaynak, özne yerine nesne olarak görülmektedirler. Toplumsal tahakkümle ortaya çıkan hiyerarşiler, sınıflar, mülkiyet biçimleri ve devletçi kurumlar kavramsal olarak insanlığın doğayla ilişkisine taşındı. Doğa da giderek tıpkı köleler gibi acımasızca sömürülecek bir nesne, bir kaynak ve bir hammadde olarak görülmeye başlandı. Bu dünya görüşü yalnızca hiyerarşik toplumun resmi kültürüne sızmakla kalmadı aynı zamanda kölelerin, serflerin, endüstri işçilerinin ve tüm toplumsal sınıflardan kadınların kendilerini görme biçimi haline geldi.

İnsan düşüncesinin çok tanrılıktan tek tanrılığa geçiş süreci içinde yaşadığı toplumsal ve kültürel dönüşümün cinsiyetler arası ilişkilere nasıl yansıdığını, cinsiyet kalıplarına nasıl bir somut içerik kazandırdığını ve bunun iktidar ilişkileri açısından doğduğu sonuçları da ele almak gerekir.

Kadınların var olan toplumlardaki ikincil statüsünü biyolojiye ve ‘doğa’ ya dayandıran, dolayısıyla bunun ezeli ve ebedi değişmez bir olgu olduğunu öne süren görüşlerin aksine, arkeolojik ve diğer kanıtlar kent devletlerinin ortaya çıkışından önce kadınların konumunun yüksek olduğuna işaret etmektedir.

Batı Avrupa’nın doğacı filozofları 17. yy’ da ‘ deneysel felsefe’ nin en sonunda cehaleti, boş inancı ve mitleri yok edip hakikate ulaşacağına ve doğanın gizlerini çözüp onu denetim altına alacağını düşünüyorlardı. Doğacı filozoflar bilimsel uğraşıyı esas olarak yaratıcı anaç niteliğinden arındırılmış dişil bir doğanın ele geçirilip teslim alınması ‘bekâretinin bozulması’ olarak görüyorlardı. Onlara göre doğa erkeksi etkinliği edilgen bir biçimde karşılamaya hazır kadın gibiydi. Bacon’un deyişiyle yeni bilim yalnızca ‘doğanın kendi gidisine nazikçe yön verecek bir rehberlik’ etmekle kalmayacak onu fethedip dize getirecek hatta temellerine kadar sarsacaktı.

Horkheimer ve Adorno’ya göre, kadınlar “biyolojik işlevin, doğa imgesinin ete kemiğe bürünmüş haline dönüşür ki boyun eğdirilmeleri, o uygarlığın şanındandır. Bin yıldır erkekler doğa üzerinde mutlak bir egemenlik elde etmenin, kozmosu kocaman bir av sahasına dönüştürmenin düşünü gördü. İnsan denen şey erkek-egemen bir toplumda bu duruma uygun olarak biçimlenmişti. Bu, aklın, yani erkeğin en büyük gurur kaynağının önem kazanması anlamına geliyordu. Kadın daha zayıf ve küçüktü. Erkekle kadın arasında kadının kapatamayacağı bir uçurum vardı; bu, doğanın dayattığı öyle bir farklılıktı ki, doğanın da-yattığı, erkek-egemen bir toplumda var olabilecek en aşağılayıcı şeydi. Böyle bir toplumda doğaya hükmetme gerçek hedefken, biyolojik değersizlik gizlenemeyen bir leke, saldırıya davetiye çıkartan bir neden olarak doğanın kazıdığı bir leke gibi kalır.” Horkheimer ve Adorno’nun bu tespitlerini “İnsanlar ve Hayvanlar” başlığı altında toplamaları tesadüf değildir; zira bu tespitler yalnızca erkeğin kadınla ilişkilerine değil, hiyerarşik bir toplumda erkeğin bir bütün olarak doğal dünyayla ilişkisine de ışık tutmaktadırlar.

Kapitalist patriarkal sistem tarafından kadın ve doğa tahakküm altına alınmıştır. İlk toplumlarda görülen kadının ve doğanın uyumlu birlikteliği ve barışçıl yaşam; sınıflı, hiyerarşik ve erkekçi sistemin pençesinde darmadağın edilmiştir.

Fotoğraf: Ganj Nehri - Selim Aksan

Fotoğraf: Ganj Nehri – Selim Aksan

3. BÖLÜM

DİN ve EKOLOJİ

Din insanlık tarihiyle eşit bir olgudur. Mircae Eliade, gerçek ve anlamlı bir dünyayı keşfetmenin yolunun ‘Kutsal’ı çözmekten geçtiği söyler. Çünkü O’na göre ‘kutsal insan bilincinin tarihinde bir aşama değil, bilincin yapısı içinde bir unsurdur. Kültürün en arkaik düzeylerinde insan olarak yaşamak kendi içinde bir dinsel eylemdir. Başka bir deyişle insan olmak –ya da insan haline gelmek- dinle ilişkili olmak demektir.’
Batılı din tarihçileri dinleri; ilkel kabil dinleri, milli ve evrensel dinler olarak üçe ayırırken Müslüman din tarihçileri hak ve batıl dinler diye ikiye ayırmaktadırlar. Nasıl isimlendirilirse isimlendirilsin hemen hemen tüm dinlerin doğaya bakışı insan merkezlidir. Bugün gelinen noktada insanlık büyük bir ekolojik krizle karşı karşıyadır.

Bir çok kişiye göre ekolojik kriz yalnızca belli ekonomik, siyasal ve toplumsal etkenlerin sonucu değildir. Aynı zamanda bir ahlaki ve manevi kriz de söz konusudur ve buna çözüm bulmak açısından hayat döngülerine gömülü ve eko sistemlere bağımlı doğa yaratıkları olarak kendimize dair daha geniş felsefi ve dinsel anlayışlara gerek vardır. Çünkü dinler doğaya karşı tutumlarımıza biçim vermeye hem bilinçli hem de bilinçdışı yollardan katkıda bulunur.

Çevre bilincinin toplumlarda artmasıyla beraber çevre bilinci, felsefi etiğin ötesine geçerek çevreye din bilimsel ve dinsel yaklaşımlar konusunda önemli sayıda çalışmaların kazandırılmasına sebep olmuştur. Ekoloji konusu artık birkaç akademisyen ya da ilahiyatçının değil tüm dinler ve din mensuplarının ilgi alanına girmiştir. Dinler insanlar ve çevre arasındaki etik ilişkiyi de konu edinmeye başlamıştır. Tarihsel olarak dinin çevre üzerindeki etkisi karışık niteliktedir. Kimi düşünürler bazı dinsel tavırların çevre tahribatının temel nedenleri arasında yer aldığını iddia etmişlerdir. Böyle olmakla beraber çok sayıda din bilimci ve dini inanç sahibi kişiler yeni ve daha sorunlu bir çevre etiği için düşünsel ve etik kaynaklar bulmak amacıyla dinsel gelenekleri yeniden incelemektedirler. Tek bir dinsel çevre etiğinden söz etmek mümkün değildir. Var olan her dinin kendine özgü bir çevre etiği barındırdığı da bilinmelidir. Buna rağmen dinsel etik doğal çevre üzerindeki farklı bakış açılarını anlamaya yardımcı olabilecek önemli bir temel oluşturur. Aynı zamanda dinsel etik ilkeleri, çevre güdülenmeleri için bir kaynak oluşturur. Dinsel etik ilkelerini şu şekilde sıralayabiliriz;

  • Tanrı’nın Yarattıklarının İyiliği: Doğal dünyayı iyiliğin ve iyiliksever bir Tanrı’nın eseri olarak gören her dinsel bakış açısı dünyayı iyi sayma istidadındadır. Mesela Yaradılış’ın Tevrat’taki öyküsünde Tanrı tüm yaratıkları yarattıktan sonra ‘bunun iyi olduğunu gördü’ denilmektedir. Bu bakış açısına göre dünya araçsal bir değere sahip olduğu için değil Tanrı öyle yarattığı için iyidir. Böylesine dinsel bir bakış açısı Tanrı’nın doğal yasalarının doğal teloloji olarak yorumlanmasıyla uyuşan bir yaklaşımdır.
  • Tanrısal Olanın Doğada Bulunması: İnsanlar kendilerini toplumdan soyutladıkları zaman Tanrı’ya yaklaşmış olurlar. Tanrı doğal dünyayı, insanlar da toplumu oluşturdukları için, insan kendini toplumdan soyutlayıp yaradılışı denemekle Tanrı’ya yaklaşmış olur. Bu görüşler dinsel ruhsallıkla beraber bulunur. Bu ruhsal yaklaşım doğanın bir sığınak ve dinsel pratikler için bir olanak algılanmasına sıcak bakar.
  • Yaşama Saygı ve Yaşamın Değeri: Birçok dinsel yaklaşım insan merkezilikten uzaklaşıp tüm canlıların içsel bir değeri olduğunu benimsemek için yaşamadan yana tavırlarının genişletmek için yaşama verilen değere olan bağlılıklarını gözden geçirmektedirler. Hristiyanlık bu konuda eleştirilmekle beraber günümüzde birçok Hristiyan tüm yaşamın değerli sayılması gerektiğini öne sürmektedir.
  • Emanetçilik: birçok din insanların doğal dünyaya karşı sorumluluklarını insanlara bir Yaratıcı tarafından emanet edilmiş kaynakların emanetçisi gözüyle bakan bir anlayış barındırır. Emanetçilik düşüncesi insanları Tanrı’nın emanetini korumalarını gerektirir.

Bu ilkeler dinlerin doğaya bakış açılarını ortaya koymaktadır. Ancak ilk topluluklarda insanın doğayla ilişkisini belirleyen belli ilkeler yoktur. Çünkü doğanın kendisi mistik ve kutsaldır. Mitolojilerde Tanrı figürlerinin doğadaki varlıklarının bir temsili oluşu da insanın henüz doğayla arasına bir sınır çizmediğinin göstergesidir.

Neolitik toplumlarda gördüğümüz doğa ve insanın birliği, doğanın bir ruhu olduğu inancı uygarlaşmayla birlikte yavaş yavaş kaybolmuştur. İlk topluluklarda doğa karşısında savunmasız olan insan onunla uyumlu olmaya çalışmış, anlayamadığı, korktuğu şeyi kutsallaştırmış ancak doğadan uzaklaşmamıştır.

İnsan-doğa ilişkisi, inanç sistemlerinin ortaya çıkışında ve inançların pratiğe yansımasında belirleyici olmuştur. Tabii nesnelerin putlaştırılarak tapınma objesi haline getirilmesi bu durumun bir göstergesidir. Tapınma objesi haline getirilmesinin sebebi doğa olaylarına ya da doğadaki nesnelere bir kutsallık yüklenmesidir. Çok tanrılı dinlerde başta bitkiler olmak üzere doğadaki bütün varlıklar kutsal kabul edilmiştir. Doğadaki varlıkları korumakla görevli tanrıların ve onların yardımcıları sayılan mistik varlıkların mevcudiyetine inanılmaktadır. İnsanlar doğal kaynaklardan, tanrıların öfkesinden korkarak kendilerine izin verildiği şekilde yararlanırlardı. Genel olarak çok tanrılı dinlerde geçerli olan kural, doğayı yenmek, ona hâkim olmak değil, onu yöneten güçleri kabul edip doğa yasalarına uygun olarak yaşamaktı.

İlkel topluluklar, tek Tanrılı bir inanç sistemine sahip olmadıkları için doğanın unsurlarına çok daha kolay kutsallık yükleyip, ağaçlara hayvanlara, suya, taşlara ve buna benzer nesnelere tapmışlardır. Aslında bu durum doğaya verdikleri kıymette fazla hassas davrandıklarının kanıtıdır.

Antikitede her ağaç, her pınar, her dere, her tepenin kendine ait bir yerel ruhu (genius loci) vardı ve bu ruhlar insanlara karşı duyarlıydılar, ancak insanlara hiç benzemezlerdi. Yarı at yarı insan olan kentaurlar, orman tanrıları ve denizkızları bu ikili varoluşlarını sergileyebilirdi. Kişi bir ağacı kesmeden evvel, ya da bir derenin suyunu bentle kesmeden evvel o konu ya da durumla ilgilenen sorumlu ruhun gönlünü almak ve sonrasında da bu ruhu hoşnut tutmak önemliydi.

Yazı-öncesi toplumlarda hiçbir zaman doğa- insan savaşı geçerli olmamıştır. Onlar doğayla boğuşmamış; aksine “yavaş ve sabırlı törenleri ile doğanın gönlünü alarak uyum içinde yaşamışlardır. İnsanın doğayı tahakküm altına alması da, yazı öncesi toplumlarda rastlamayan bir özelliktir. Zira organik toplumlar, dünyayı, her biri birlik ve uyum için vazgeçilmez olan çok sayıda farklı parçanın bir bileşimi olarak algılamaktadır. Organik toplumlarda, doğa yalnızca içinde yaşanılan mekân değildir, onların gözünden doğa “kehanetleri ile bilgi veren, kamuflajıyla güvenliğini sağlayan, kırık dallar ve ayak izleriyle sır veren mesajlar bırakan, rüzgârın sesinden uyarılar fısıldayan onu bitki ve hayvanda armağanlarıyla besleyen ve sayısız işlevi ve öğütleri topluluğun haklar ve ödevler ağına alınan bir katılımcıdır.” Doğanın topluluğun katılımcı bir parçası olarak görülmesi, doğanın toplumsallığının da göstergesidir.

Ancak insan yerleşik tarım toplumuna geçişi ile beraber özellikle de neolitik çağın sonunda kentlerin ortaya çıkışı, insanın çevresini denetlemesi ve ona biçim vermesi mümkün olmuştur. Bu dönemden itibaren insanın bilgi ve teknik birikimi hızla artmış, her geçen gün doğayı daha fazla işleme ve çevreyi daha fazla etkilemeye ve denetlemeye başlamıştır. Giderek insan yüzyıllarca çevresini gelecek endişesi duymadan işlemiş, doğanın sunduğu zenginlikleri ve sağladığı kaynakları sömürmüştür. Zamanla insan-çevre ilişkileri, insanın çevreden yaşaması için gereken yararlanma düzeyini aşarak çevrenin olanaklarını zorlamaya, insafsızca kullanmaya ve hatta çevreye zarar verici, bozucu kullanmaya dönüşmüştür.

Ekolojik dünya görüşü önemli ölçüde mistisizm içerir. Zira mistik görüşlerin ortak eksenini var olanların aynı gerçekliğin değişik görünüşleri olmakla birlikte, özce bir olduğu vurgusu oluşturmaktadır. Ekolojide de, ekosistemdeki çeşitli varlıklar aynı enerjinin değişik görünüşleri olarak algılanır. İkinci olarak, panteist mistik geleneklerde, doğaüstü bir tanrı olmadığından, Tanrı ya da kutsal güç, doğada içkin olduğundan, doğa ve doğaüstü kutsal ve kutsal olmayan ayrımı da söz konusu değildir. Böyle bir ayrım olmayınca, bütün var olanlar kutsaldır. Ekolojik görüşte de, kutsallık, değer ve anlam doğada içkin olarak vardır. Üçüncü olarak, mistik gelenekler insan merkezci değil, varlık-merkezcidir. Mistik geleneklerde, insan diğer varlıklar arasında bir varlıktır; diğer varlıkların efendisi olarak görülmez.

Çin felsefesinde, Tao olarak adlandırılan evrensel akış, evrenin doğal ritmi anlamına gelmektedir. İnsan dışındaki diğer canlılar, Tao ile uyumlu bir yaşama kendiliğinden ulaşabilmekteyken, insan, evrenin akış sürecinin içine aklı eren bir varlık olarak katıldığından bu ritme ancak bilinçli çabalarıyla, egolarının kendilerinin olmayan bir güce boyun eğmesiyle ulaşabilmektedir.

Hinduizm, Budizm ve Caynizm’ deki “Ahimsa Öğretisi” doğanın devamlılığını huzurlu bir şekilde sağlamak ve çevre sorunlarına çözüm getirebilmek için ortaya atılmış bir öğretidir. Bu dinlerin, öğretiyi algılamaları ve uygulamaları farklılık gösterse de düşünceler ortaktır. Ahimsa’nın sözlük anlamı; öldürmeme, yaralamama, zarar vermemedir. Hinduizm, Budizm ve Caynizm gibi Hint kökenli dinlerdeki terim anlamı; düşünsel, sözel ve fiziki açıdan hiçbir canlı varlığı incitmeme şeklindedir. Ahimsa öğretisi söz konusu dinlerde, doğal çevreye zarar vermemenin yanında beden, ruh, zihin ve çevre kirliliğine karşı bilinçli olmayı da gerektirir. Hindu kutsal metinlerinde, evcil hayvanların kurban törenleri haricinde öldürülmesi yasaklanmıştır. Hindu toplumunu şekillendirmede önemli rol oynayan Manu Kanunnamesinde “ahimsa”, bütün kastların icra etmesi gereken kurallar arasında zikredilir. Budistler için ahimsa temel bir prensiptir ve Budizm’ in özünü oluşturur. Budizm’de genel olarak insanlar ve hayvanlar arasında geniş bir bağ vardır. Kutsal metinler daima insanlara, onların bir zamanlar hayvan olduğunu ve iyi fiiller işlemezlerse tekrar hayvan olacaklarını hatırlatır Ahimsa, Buda’nın ortaya koyduğu beş esastan ilki ve en önemlisidir. Şu şekilde emreder: “Bütün canlılar şiddet ve ölümden korkar. Kendini onların yerine koy. Kesinlikle öldürme ve başkalarının öldürülmesine neden olma”.

Ekolojide bütünsellik, ekolojinin zorunlu bir ilkesidir. Bütünsel yaklaşım, ekolojik olayların neden-sonuç ilişkilerini doğru ve açık bir biçimde ortaya koyabilmek için, bu olayların olageldiği sistemdeki bütün etkenlerin ve süreçlerin bir bütün olarak düşünülüp değerlendirilmesi demektir. Bütünsellik düşüncesine tasavvuf felsefesinde, Budizm, Taoizm, Hinduizm gibi Uzakdoğu dinlerinde rastlıyoruz. Tasavvuf felsefesinde her şey birliğe yöneliktir. Diğer bir ifade ile Âlem, Tanrı ve Dünya bir bütünlük içinde ele alınır. Yunus Emre’nin dediği gibi, Tanrı, “başka bir âlemde taht kurmuş ayrı bir kudret değil”, yaşımın içinde, insanın özündedir. Yine tasavvuf felsefesinde, yaşamı oluşturan çeşitli olaylar, birbirini karşılıklı olarak etkileyen ve birbiri içine son derece girift biçimde örülmüş’ birimler olarak görülür. Bu yönleri ile ekolojinin doğaya bakış açısıyla aralarında benzerlikler vardır. Bütünlük fikrinin temeli olarak, doğa-insan birliğine uygulanabilecek düşüncelere Uzakdoğu felsefelerinde de rastlanır. Bu dinlerin pek çoğunun temel düşünceleri arasında, doğadaki her şeyin birbirleriyle ilişkisi, bütünlüğü ve bölünmezliği fikirleri vardır. Diğer taraftan, birlik kavramı Sufizm’deki “Vahdet-i Vücud” gibi, Hinduizm’de “Brahman” Budizm’de “Dharmakaya” Taoizm’de “Tao” olarak geçer. Zenbudizm olarak da bilinen felsefenin temel fikriyse, doğanın birliğinin bilincine varmaktır. Bu fikir, tasavvuftaki “ermek” fikrinin karşılığıdır.

Batılı İbrahimi gelenekler Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’le bağlantılı dünya görüşleri ağırlıklı olarak insan odaklı bir ahlak anlayışı yaratmışlardır. Bu dünya görüşlerinin büyük ölçüde insan-merkezci olması nedeniyle doğa ikincil bir öneme sahipmiş gibi görülür. Tanrı’nın doğa ötesindeki aşkınlığına ilişkin güçlü bir duyu bunu daha da pekiştirir. Öte yandan İbranice Eski Ahit’in akit geleneğinde, sakramentel teolojide, dirilişe dayalı Mesih inancında ve Kur’an’ın ‘halifetullah’ kavramında doğaya ilişkin görüşleri yeniden düşünmeyi sağlayacak zengin kaynaklar vardır. Akit geleneği, Kitab-ı Mukaddes düşüncesinin içerdiği ve bütün evreni kapsayacak biçimde genişletilen hukuki sözleşmelere dayanır. Hıristiyanlıkta sakramentel teoloji özellikle ayin amaçları açısından maddi gerçekliğin kutsal boyutunu vurgular. Dirilişe dayalı Mesih inancı, Mesih’in kişiliğinde Tanrı’nın ete kemiğe bürünmesinden dolayı bütün doğal düzenin kutsal sayılabileceğini öngörür. Allah’ın yeryüzündeki halifesi kavramı insanların kainatla ilgili belirli ayrıcalıklar, sorumluluklar ve yükümlülükler taşıyabileceğine işaret eder.
İbrahimi dinlerin doğaya bakışının insan merkezli olduğu görüşü oldukça baskındır. Doğaya ait olmadan çok sahip olma düşüncesi hâkimdir. Ancak bunun sınırı ahlaki ilkelerle belirlenmiştir. Batı toplumlarının ve İbrahimi dini geleneklerin doğaya bakışında hâkim olan düşüncenin dinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı tartışmalı bir konudur. Ancak dinin doğaya karşı insan sömürüsünü yok edecek çözümler üretmediği de bir gerçektir.

Batı toplumunda egemen olan doğa yaklaşımının kökeninde önemli ölçüde dini inançların etkileri bulunmaktadır. Her ne kadar, Aydınlanma düşüncesi ile bilimsel alanda din tamamen dışlanmışsa da toplum yaşamında varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Diğer bir ifade ile din, toplumsal yaşamın her alanından değil, sadece bazı alanlarından çekilmiştir. Bu nedenle aydınlanma öncesi dinin etkisi ile biçimlenmiş doğa yaklaşımının aydınlanma sonrası da varlığını sürdürdüğü kabul edilir. Ancak bütün bunlara rağmen yine de dinin çevre üzerindeki etkisi konusu oldukça karmaşık bir görünüm arz etmektedir. Bunun nedeni dünyada pek çok dinin, inancın ve akımın olmasıdır. Din çevrenin korunması açısından hem olumlu hem de olumsuz unsurlar içerebilmektedir. Özellikle Batı toplumunun doğaya karşı bugünkü olumsuz yaklaşımlarının kökeninde dinsel inançların etkisinin olduğunu kabul eden pek çok görüş bulunmaktadır. Max Weber’in ünlü eseri Protestan Ahlak ve Kapitalizmin Ruhu adlı çalışma bu bağlamda örnek olarak gösterilebilir. Büyük ölçüde evrime uğramış olsa da Batı kültürü, Yahudi ve Hıristiyan dinsel anlayışının etkisinde biçimlenmiştir. Bu dini inançlar çerçevesinde, “doğa insanın hizmetine sunulmak için Tanrı tarafından yaratılmıştır”. İncil’deki ayette bu açıkça belirtilmektedir. Bu dinsel anlayışlara göre, insan diğer canlılardan daha ayrıcalıklı bir konumda olup yaratılmış olan varlıkların en üstünde yer alır.

Özellikle de batılı haliyle Hıristiyanlık, dünyanın karşılaştığı en insan merkezli dindir. Daha 2. yüzyıllarda Tertullian ve Aziz Iranaes, Tanrı’nın Âdem’i yarattığı sıralarda ikinci Âdem olarak addedilebilecek olan mücessem İsa’nın bir suretini önceden gösteriyordu. İnsan büyük ölçüde Tanrı’nın tabiata üstünlüğünü paylaşıyordu. Eski paganizme ve Asya dinlerine tamamıyla karşıt olarak Hıristiyanlık sadece insan ve tabiat arasında bir ayrılık kurmakla kalmamış, aynı zamanda insanın tabiatı kendi emelleri doğrultusunda sömürmesinin adeta Tanrı’nın arzusu olduğu konusunda ısrar etmiştir.

Bireyin çevreye karşı “sahip olma” ve “emanet olarak görme ”şeklinde iki temel yönelimi olabilir. Sahip olma yöneliminde insan, doğal çevre üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahip olduğunu düşünür. Fromm’un da belirttiği gibi, sahip olma yöneliminde insan, tabiatı dilediğince kullanabileceğini düşünür ve ona “kullan, tüket ve at” anlayışıyla yaklaşır. İnsandaki bu sahip olma yönelimi aşırı tüketim isteği olarak kendini gösterir. Tabiatı emanet olarak algılama yöneliminde ise birey, tabiata hükmetme onu ele geçirme yerine onun mutlak sahibi olmadığını farkına vararak, hayatını devam ettirdiği süre içerisinde onun kendisine verilen bir emanet olduğunu düşünür ve bu sorumluluk bilinciyle hareket eder. Doğal çevrenin kendisi için taşıdığı önemi kavrar. Ondan gerektirdiği şekliyle gerektiği kadar istifade eder. Bu yönelim, mutlak sahip olan Allah’ın kâinatı bir armağan ve emanet olarak insana verdiği ve dolayısıyla doğal kaynakların yerli yerince israf etmeden kullanılması gerektiğini öngören dini inançtan beslenir.

İslamiyet, doğal kaynakların yerli yerince kullanımı,israf edilmemesi, ahlaki kaidelere uyum,hakça ve eşit paylaşım gibi sınırlar çizmiş olsa da genel itibariyle insan merkezli bir çerçeve çizmiştir. Ancak sorumluluk, emanet görme anlayışı ve haddi aşmama ilkeleri yüzeysel değil derinlemesine irdelendiğinde bütünlükçü bir anlayış görülebilir.

3.1. Kuran’da Ekoloji

Kuran’ın doğaya bakışını ve Müslümanların çevre etiğini birbirinden ayrı ele almak meseleyi daha iyi anlamaya yardımcı olacaktır. Çünkü ‘ İslam’ın tarihi, Hz. Muhammed ve hatta Hz. Adem ile; çevrenin tarihi, Dünya ve hatta evrenle; Batı veya İslam çevre etiğinin tarihi ise, 1970’ler gibi son derece yakın bir dönemle başlar.’

İnsanın ve dinin doğayla ilişkisini incelerken genelde ‘çevre’ tanımlamasını kullanmaları ve çok fazla çalışmanın ortaya konulmaması Müslümanların bu konuda net bir paradigma ortaya koyamadıklarının ve yeterince ilgilenmediklerinin hatta umursamadıklarının bir göstergesidir. Oysa ki; Kur’an ve Vahiy en büyük vurguyu tevhid ilkesiyle yapar. Tevhid, birlik demektir. Bu Allah’ın birliği olduğu gibi tüm varoluşun da birliğini temsil eder. Birlik, düzen barış, uyum ve uzlaşı barındırır. Birçok ayet insana doğaya yüzünü çevirip bakmasını, ondaki uyum ve düzeni fark etmesini ve düşünmesini hatırlatır. Bunda düşünen, akleden insanlar için deliller, ibretler olduğunu sık sık vurgular.

‘Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen topluluklar için deliller vardır.’

Müslümanlığın kutsal kitabı olan Kur’an’da da evrenle ve doğal dengeyle ilgili ayetler vardır. Tanrı’nın, insandan, doğal çevresini ve evreni korumasını, doğal dengelerin bozulmasının önlenmesini istediği; aksi halde, bizzat insanın bundan zarar göreceğinin belirtildiği vurgulanmaktadır. Bunun için Kur’an’da ya doğrudan bir buyruk yer almakta, ya da çevreyi bozmaya yönelik ahlak dışı davranışların yasaklanması yer almaktadır. Doğal denge konusu Rahman ayetinde “O, göğü yükseltmiştir, dengeyi koymuştur. Artık dengeye tecavüz etmeyin. Dengeyi doğru tutun. Dengeyi bozmayın.” İfadeleri açıkça yer almıştır.

Kur’an insanoğlunun maddi dünyadaki konumunu kâinat için halifelik yani vekil harçlık olarak saptar. Dünya, halifeye gelecekteki kuşakların yararına bakımını üstlenme ve mümkün olan durumlarda iyileştirme vecibeleriyle birlikte bir ‘intifa hakkı’ biçiminde sunulur.

Kur’an, insanlardan hem Allah’ın kulları (Abdullah), hem de Allah’ın halifeleri (halifetullah) olarak söz eder. Yeryüzündeki halifeliğimizi icra etme hakkını ancak Allah’ın kulları olarak kalma, onun iradesine ve yasalarına uyma koşuluyla sahip olabiliriz. Allah, kendi yarattığı kâinata hükmeder ama aynı zamanda ona ihtimam gösterir. Belli Müslüman modernistlerin ve sözde köktencilerin getirdiği yorumun aksine, Kuran, insanlara doğayı korumaksızın ve onun vekilharcı gibi davranmaksızın doğaya hükmetme hakkını hiçbir koşulda vermez. Çeşitli yaratıkları, Allah’ın onlara verdiği haktan mahrum bırakamayız. İslam’da insan sorumluluklarının yer almadığı insan hakları yoktur. Haklar sorumluluklardan önce gelmez onları izler.

En temel İslami metin olarak Kur’ an, çeşitli boyutlarıyla ‘denge’ faktörüne daima işaret eden bir kitaptır. Çevre krizinin doğadaki dengenin bozulmasıyla ortaya çıktığı gerçeğini dikkate alırsak, Kur’an’ın dikkat çektiği bu tema özellikle hatırlanmalıdır. “Çevreci bir yaklaşımla okunduğunda ‘çevre süresi’ (‘burdaki çevre ifadelerinin ‘doğa’ olarak algılanması kanaatindeyiz’ R.Tamer) olarak adlandırılabilecek olan Rahman suresinin yalnızca 7 ve 8. ayetleri bile bu hususta gerekli mesajları almak için yeterli sayılabilir” :

Göğü Allah yükseltti ve mizanı (dengeyi) O koydu.”

Sakın dengeyi bozmayın.

İnsanlar doğanın bir parçasıdır, diğer her varlık gibi tamamen doğa yasalarına tabi olan ve daha geniş kozmik bütün içindeki genel ekolojik dengeye (mizan) ayrılmaz bir unsur olarak katılan bir doğal varlıktır. İnsan doğal çevrenin dengesine karşı zarar, kusur ya da yıkım içine girdiğinde kendisine karşı yıkım, zarar içine girmiş olur. Kuran etiğinin temellerinde başta gelen öğreti unsurudur bu. ‘Kim Allah’ın sınırlarını asarsa şüphesiz kendine zulmetmiş olur.’ ‘Allah onlara zulmetmedi fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı’. Buradaki kural zulmün eninde sonunda geri dönerek failine dönmesidir zira denge kasıtlı olarak bozulduğunda bu bozulma suçluyu da pençesine alır.

Genelde ‘doğa’ olarak tercüme edilen Arapça tabiat terimi Ortaçağ’ın Müslüman filozoflarınca Yunancadaki physis anlamında kullanılırdı. İbn-i Sina belirgin bir Aristotelesçi tanımla, ‘tabiat, içinde bulunduğu şeyin asli hareketi açısından asli bir ilk ilkedir.’ diye yazmıştır. Bir başka ortaçağ Müslüman filozofu Mecriti, hekimlerin şu tanımını verir: ‘ onlar tabiat tabirini bedensel uzuvların, hareketlerin ve bitkisel ruhun öz sıvısı, cemresi, veçheleri için kullanıyorlar.’ Birçok Müslüman filozofça benimsenen Yeni Platoncu kâinat hiyerarşisinde, sadece insanlar tabiat, idrak ve nefis denen her üç vasfa sahiptir. Ancak müslümanlar açısından önemli bir nitelik, Kuran’ın ‘her şeyin hükümranlığı elinde olan’ (23:88) şeklindeki ilahi vahyinde yer alır. Günümüz felsefecilerinden Seyyid Hüseyin Nâsr’ın sözleriyle, bu ayet doğal düzenin ‘bağımsız bir gerçeklik alanı olmadığını, varoluş ilkesinin ilahi nitelikteki bir başka gerçeklik âleminde yattığını’ açık seçik ortaya koyar. İbn-i Arabi’nin ortaya attığı ‘vahdet’ül vücud’ yani ‘varlığın birliği’ kavramı ise dayanağını Kur’an’daki ‘nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır’ (2:115)ayetinde bulur.

Örneğin; İslam’ın esasları arasında önemli bir yer tutan Hac ibadeti doğal yaşamın, insan fıtratına en uygun yaşamın, insan-doğa, insan-toplum ilişkilerinin bir prototipidir. Muhammed peygamber de Medine’ye hicret ettiğinde bir bölgeyi harem bölgesi yani günümüz anlamıyla sit alanı ilan etmiş, oradaki hiçbir ağaca ve hayvana dokunulmamasını emretmiştir. İhramlıyken bir Müslümanın bir yaprağı koparması veya bir karıncayı dahi kasıtlı olarak öldürmesi onun hacı olmasına engeldir. Bu şuuru Hac ibadeti esnasında fark eden Müslümanın günlük hayatında bu hassasiyeti en üst dereceye çıkarması beklenir. Sınırsız tüketime, doğal kaynakların yok edilmesine, gelecek nesillere yaşam alanı bırakmayacak şekilde haklarının gasbedilmesine sessiz ve seyirci kalması bir Müslüman için büyük çelişkidir. Sadece insana ait olmayan yaratılan her canlının ortak olduğu su, hava, toprak hakkının bugün insanlar arasında dahi hakça, adilce paylaşılmaması Mülkün Allah’a ait olduğu fikriyle çelişmektedir.

Rainbow / Bosna - 2007

Fotoğraf: Rainbow / Bosna – 2007

DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Günümüzün ve geleceğimizin en önemli sorunlarından biri hiç kuşkusuz dünyanın içine girdiği ekolojik krizdir. Aydınlanmadan önce başlayan fakat Aydınlanmayla büyük bir ivme kazanan, insanın doğaya hükmetme düşüncesinin acı sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Doğanın insandan ayrı oluşunun kabul edilmesiyle birlikte başlayan nesnelleştirme sürecinin sonunda doğa, insanın hırs ve arzularına sömürülmüştür/sömürülmektedir.

İnsan, doğa ile ilişkisini iki şekilde kurmuş ve sürdürmüştür. Bunlardan ilki, doğadan korkarak ama bir yandan da tanımaya çalışarak onu yüceltme, ondan korunma ve onunla yaşama (ilk toplumlarda görülen ilişki biçimi) şeklinde olurken ikincisi, doğaya hükmetme, ondan faydalanma ve onu yönetme seklinde olmuştur (Aydınlanma ile birlikte doğaya egemen olma görüşü).

Doğayla iç içe yaşam modelinin kurucusu ve yaşatıcısı kadındır. Bugün yaşanan ekolojik krizden kurtulmanın yolları kadının bu konudaki öncü rolü görmezden gelinerek kurulamaz. Hiyerarşi ve sınıflı yapıların ortaya çıkışının en önemli olumsuz etkileri kadına ve doğaya yansımıştır. Bunun için de kadının toplumsal cinsiyet kalıplarından kurtulması gerekmektedir. Kadının doğayla kurduğu ilişkinin tarihsel ve toplumsal arka planı irdelenmeli ve kurulacak ekolojik paradigmalar bu zeminin üzerine inşa edilmelidir. Aksi taktirde ekolojik krizin sebebi olan hiyerarşik, ataerkil, sınıflı yaşam modeli kendini farklı şekillerde tekrar ettirecektir.

Yine insan-doğa ilişkisinde dinin de önemli bir etkisi vardır. İnsanın doğaya ilişkin tasavvurları din ve dünya görüşünü etkilediği gibi sahip olduğu dini inançta doğaya karşı pozisyonunu belirlemede etkin olmuştur. Din ve din öğretilerinin insanı merkeze alan yaklaşımları insanın doğaya hükmetmesini meşrulaştırma görevi görmüştür. Oysaki iyice irdelendiğinde görülecek ki dinler doğayla sağlıklı ilişki kurabilen insanı merkeze almaktadırlar ve iyi insan olabilmenin yollarından birinin de doğaya karşı aldıkları pozisyonun belirlediğini söylemektedirler.

Dinlerin farklı ve yanlış yorumlanmasının doğaya yansıyan olumsuz boyutunu dinin kendisine yöneltmek işin kolayına kaçmak olarak görülebilir. Burada yapılması gereken din-doğa ilişkisinin tüm boyutlarıyla, merkezcilikten uzak bir anlayışla ele alınmasıdır.

Doğanın, yaşamın ve insanın bir olduğu düşüncesini en güzel şekilde yaşamış olan Kızılderililerin şeflerinden birinin, Şef Seaatle’ın sözleri durumu en iyi özetler niteliktedir.

‘Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır. Bildiğimiz bir gerçek daha var: Sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yaratıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama hepimizi yaratan Tanrı için Kızılderili ile beyazın farkı yoktur. Ve Kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır.’

Comments are closed.