En çok sorulan sorudur; doğada yalnız, çocuklu bir kadın olmak zor değil mi diye…

Kadın olmak ataerkil toplumda her yerde zor; evde, okulda, işte, sokakta,yatakta… Babaya ait olan kadın ancak evlenirse başka bir erkeğin olmaya “hak kazanır”. Kendine ait olmaya hakkı yoktur. Cinsiyetiyle tanımlanan ötekidir, o. Hem cinslerinin dahi sahiplenmediğidir. “Karı-kız” muhabbeti yapan sözde erkeğin arkadaşlığı yeğdir, karı-kızlığı ile yüzleşmeyene.

Kadının çağrıştırdığı her şey ayıptır, yasaktır, günahtır bilemedin salaktır iyi niyetine sayılan.

Eşitlikçi söylemlerin yarısından fazlası iki yüzlülüğün had safhasıdır; kadın diye anasına tapanlarca, kadını mitleştirip sütten çıkmış ak kaşık sananlarca.

Kadın şiddet görse de, tecavüz edilse de, suçlanandır yüzyıllardır ataerkil toplumda.

Erkek egemen zihniyetin baskıladığı, ezdiği kadının, sanayileşmeyle birlikte kadın olduğunu da unutması beklenir. Boyunduruk altına alınan, daha da metalaştırılır. Erksiz erkeğin kölesi, iş gücü, rakibidir. Kadın artık kadın da değildir. Tüm bunlara bir başkaldırı olarak ortaya çıkan feminizm dahi feminenliğini korumakta zorlanır. Erkeğin dünyasıdır. Kadını da erilleştirir.

Dayatmaların ve kendini yadsımaların dışına çıkıldığında – ki buna doğa diyoruz- kadın ne kendini ne erkeği yok sayabilir. “Kadınım, yapamam”, “kadınım, yaparım” algısının var olmadığıdır doğa denilen.

Kadın-erkek, insan-hayvan gibi karşıt algıların kendine yer bulamadığı, can olma sezgisine ve bilincine haiz bir mücadele, ekoloji mücadelesi. Cinsiyetsiz, dinsiz, dilsiz, kimliksiz bir mücadele. Kadına gücünü veren içgüdüsellikle beslendiğinden, dişil doğası can katan kaynağı. Ataerkil toplumun, erkek egemen zihniyetin, sömürgeci, baskıcı, buyurgan dizgenin var saydığı her ne varsa yok sayarak, tüm bunların yerine yalnızca yaşamı ve tüm canlıların yaşam hakkını koyan ve savunan bir mücadele, ekoloji mücadelesi.

Yüzyıllardır kendi olması yasaklanmış kadının kaybedecek bir şeyi kalmadığından ve dahası bebesine bırakacak su, aş, toprak, hava da elinden alınmış olduğundan kadınları daha cesur ve siperde görüyoruz ekoloji mücadelesinde.

Gezi Parkı direnişi hem dişi ruhtan beslendi, hem de onu besledi. Bu ruh, onu yüzyıllarca ayrıksayanı, baskılayanı ve şiddet göstereni tanıyor artık, Gezi parkında yaşanan birlikteliği, duyarlılığı ve direnişi de yaşadı. Ölüm korkutmuyor yaşamı savunan, barış içinde dans eden, şarkı söyleyen, beslerken beslenen anayı. Savaş görünür olsa da dört bir yanda, nihayet kuş yuvası gibi ince ince örülmüş yarınlarda barış yaşayacak.

Comments
Comments are closed.